Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Eleştiri

Toprağın hafızası, suyun devinimi: 10. Çanakkale Bienali ve “Metcezir” üzerine bir müzeolojik okuma

“Metcezir” temasıyla gerçekleşen 10. Çanakkale Bienali malzemenin, mekânın ve kentin sürekli birbirine dönüştüğü o ontolojik akışkanlığın üzerinde devinen bir kürasyona sahip.

Burçak Bingöl, Kargo

Mekânın hafızası ile eserin dönüştürdüğü malzeme arasındaki hassas dengeyi yorumlamak, sergi eleştirisinin en riskli zeminlerinden biridir. Hele ki bu zemin, sivil bir inisiyatifin yirmi yıllık direnciyle örülmüş bir bienalde, İstanbul dışındaki bir kente yayılıyorsa. Çanakkale Bienali İnisiyatifi’nin (CABININ) kuruluşunun 20. yılına denk gelen 10. Çanakkale Bienali; malzemenin, mekânın ve kentin sürekli birbirine dönüştüğü o ontolojik akışkanlığın üzerinde devinen bir kürasyonla kapılarını açtı.

“Metcezir // Ebb & Flow” üstbaşlığıyla şekillenen bu edisyon, su ile toprağın ilişkisini yalnızca ekolojik bir kriz anlatısı olarak değil; bir boğaz şehri olan Çanakkale’de kıyı, sualtı, arkeolojik katmanlar ve endüstriyel/kültürel bellek üzerinden çok boyutlu bir kapsamda ele alıyor.

Bir müzebilimci ve küratoryal pratikler üzerine düşünen bir yazar gözüyle baktığımda, “Metcezir” temasının Çanakkale boğazının akıntılarına, Troya’nın üst üste binen katmanlarına ve kentin tarih boyunca tanıklık ettiği göçler, savaşlar, jeolojik kırılmalar kitlesel çekilme ve ilerlemeleri ne denli kapsayan bir metafor sunduğunu görmek heyecan verici. Kurucu direktör Seyhan Boztepe ve yönetici küratör Deniz Erbaş’ın kurduğu bienal inisiyatifinin, merkez dışı sanat üretiminin, yerel köklerle evrensel söylemi nasıl birleştirdiğinin manifestosu niteliğinde.

Coğrafyayı bir sergi metnine dönüştürmek: Mekânsal yayılım

Bienalin en güçlü küratoryal hamlesi, izleyiciyi tek bir konforlu alana almak yerine 15 farklı mekâna yayılan bir haritayı takip etmeye yönlendirmesi. Sanatı izlemek için coğrafyanın kendisinde hareket etmek, dalgaların kıyıya çarpıp çekilmesi gibi izleyiciyi de bir metcezir hareketinin parçası kılıyor. Ancak bunun zorlukları var.  Ben bienali izlemenin verili koşulları içinde, sergiyi yazmak üzere gittiğim için üstesinden geldiğimi belirtmeliyim. Bu noktada bienalin hedef kitlesinin şehrin merkezi dışında kalan mekânlara; ORMOS Yukarı Tartışık Köyü’ne gitmek için otomobile, İda Blue Adatepe, Zeytinyağı Müzesi, Troya Müzesi için ilçe minibüsleri ve köy dolmuşlarına ihtiyaç var. On beş mekânın dokuzuna ise şehir içinde yürüyerek ulaşabiliyoruz. 

Kent merkezindeki ana mekânlardan biri olan MAHAL, ekolojik araştırmalar ile toprağın hafızasını bir araya getiren işlere ev sahipliği yaparken; hemen yanındaki Balıkhane, deniz ekosistemlerini ve kıyı yaşamını, mekânın kokusu ve geçmişiyle sarmalıyor. 

MAHAL’de Ece Kibaroğlu, Eda Çekil, Gözde Mimiko Türkkan, Hyesung Lee, Johannes Vogl, Meliha Coşkun ve Sunbin Lim’in işleriyle karşılaşıyoruz. Bu edisyonun seramik odağı vesilesiyle neredeyse tüm sergi alanlarında görebildiğim için mesut olduğum seramik işlerden biri de Sunbin Lim’in stoneware üçlemesi; Şişe, Büst ve Urne. Su ve toprak arasındaki yaşam döngüsünün kalıntıları gibi görünen eserler, gücünü vurgulamaya yetmeyen ışık ve kaidelere rağmen salondaki yoğunluktan rahatça sıyrılıyor.

Kentin denizle kurduğu ilişkinin “canlı” sahnesi Balıkhane’deki seçkide Adina Mocanu, Andreas Treske, Annika Boll, Carmen Bouyer, Dilara Akay, Fulya Çetin, Gizem Boyacıoğlu, İlhan Sayın, Laurent Lacotte, Leyla Pekmen, Öznur Işır ve Serdar Yılmaz yer alıyor. 

Carmen Bouyer, Deltadan Deltaya

Carmen Bouyer’nin Gediz ve Rhône gibi Mediteryan su kaynakları arasında bağ kuran Deltadan Deltaya serisi, mekânı bir kanal gibi kullanan düzenlemesiyle etkili bir varlık gösteriyor. Annika Boll’un Posidonia Deniz Çayırlarının Yeniden İnşası adlı serisinden seçilen işlerinden oluşan Su Altında Dijital Bahçecilik serisi, sanatçının doğal ve analog formları spekülatif bir yeniden yapılandırmayla dijital dünyaya taşıyarak ironik bir dille yeniden kurduğu işleri içeriyor. Deniz canlılarının ve su altı dokularının üç boyutlu taramalarından dijital bir manzara üreten bu işler bizi doğanın ele alınış biçimleriyle yüzleştiriyor. Yapay, parçalanmış, analiz edilerek dijitalleştirilmiş ve birer imaj haline getirilmiş yaşam formlarının parlak, net renkler içeren kompozisyonlarının uyandırdığı bakma arzusu ve tanımlayamamanın getirdiği rahatsızlık, kabuk ve öz arasındaki ilişkiyi düşünmeye davet ediyor.

10. edisyonun tematik çerçevesinin doğal metaforları olan su ve toprak; geçiş, keşif ve yenilenme sürecini kapsayan bir yaşam akışının, dolayısıyla üretimin ve devinimin taşıyıcısı. Yaşamda bıraktığımız iz, metcezir hareketin kıyılarda bıraktığı iz gibi, kültürel hafızanın görünür kıldığı sanat aracılığıyla okunuyor. Evren Karayel Gökkaya, Gülfidan Özmen, Halil Yoleri, Mesut Öztürk, Mustafa Tunçalp ve Ozan Atalan’ın işlerinin gösterildiği DemirHAN’da su, toprak ve zaman ilişkiselliği, seçkinin ana eksenini oluşturuyor.

Kent merkezinden taşraya, Ayvacık’ın Yukarı Tartışık Köyü’ndeki ORMOS’a uzanan aksta Renée Levi, Stijn Ank ve Can Altay işleri, konumlandıkları alanlar itibariyle karşılaşması zor olsa da tam da bu zorluk nedeniyle çarpıcı. 

Levi’nin köyün girişinde bir durak gibi görünen taş örme hacim içine konumlanan Lékélée S adlı tuval üzerine akrilik işi, 200 x 280 cm boyutları ve civardaki yerel taşların koyu renkleriyle kontrast oluşturan güçlü ve enerjik renkler taşıyor. Yukarı ve aşağı olmak üzere ikiye bölünen “Tartışık”  köyünde tartışmayı kimin kazandığını Levi’nin işi müjdeler ederi gibi. Sanatçının aynı adı taşıyan 2025 tarihli sergisinden seçilen, Lékélée S, Renée Levi’nin 2024 ve 2025 yıllarına yayılan bir seri işinin parçası.

Renée Levi, Lékélée

Stijn Ank’ın Becoming Body adlı işi, çamurundan hazırlanan parçalı kalıplara dökülen alçı ile şekillendirilen heykel formu, bir yaşam pınarı gibi topraktan gelen suyu yine toprağa akıtarak yaşam döngümüzün ezeli ve ebedi yolculuğunu imliyor. Eserin üretimi ve yerleştirme sürecinden önce köyde gözlem yapma fırsatı bulduğunu ve bu değerli fırsatın alanda mevcut kavramsallığı sezmek, bu deneyimden öğrenmek için çok iyi bir imkân olduğunu ifade eden Stijn’in işi, toprakta boy veriyor. 

Can Atalay’ın, köyün içinden geçen eski bir dere yatağı aksı üzerine konumlanan Çatı adlı işi, alanda mevcut eski bir kuyunun üzerine konumlanıyor. İklim değişikliği, kuraklık, yağmur sularının toplanmasıyla ilgili, kamusal ve mekânsal müdahaleler olarak da nitelenebilecek işler üreten Atalay’ın yaratılmış bir mekân ile heykel arasında devinen yerleştirmesi, Ank’ın yapıtı gibi, köyde kalıcı olacaklardan biri. Bu müdahaleleri köy ahalisinin nasıl karşıladığını anlamak başka bir ziyarette mümkün olacak.

Can Atalay, Çatı

Adatepe İda Blue’da ise Dilara Akay, Hakan Yılmaz ve Meliha Coşkun’un, Küçükkuyu’daki Adatepe Zeytinyağı Müzesi’nde Andreas Treske ve Fulya Çetin’in işleri yer alıyor. Fulya Çetin’in müzenin üst galerisinde gösterilen yerleştirmesi Rüzgârla Büyüyen Serisi rastlantısallık, akışkanlık ve diyaloğa dayanan, düşünce ve malzeme açısından deneysellikten beslenen bir üretim anlayışına sahip olan sanatçının, ağaçlar, bitkiler ve onlarla deneyimlediği duygularla şekillenen, bu yılın başında Galeri Nev’de aynı adla sergilenen işlerinden bir seçki. Yaklaşık üç metre yüksekliğindeki Vegan ipek kumaşların yüzeyine aktardığı monokrom kompozisyonlar Lolium temulentum (Darnel Çavdar Otu), Schinus molle (Yalancı/Pembe Karabiber), Eucalyptus (Okaliptüs) ve Acacia Retinodes (Gümüş Akasya) gibi, Olimpos menşeli, tıbbi niteliği olan bitkilerin izlerinden oluşuyor.

Fulya Çetin, Rüzgarla Büyüyen Serisi

Odak: Seramik ve metcezirin maddesel dönüşümü

Çanakkale, ismiyle müsemma bir seramik kenti diye düşünebilirsiniz ancak seramiği kentle sanat ekseninde ilişkilendirmek için, bienal kurulunun yaptığı gibi içinden çekip göstermek gerekiyor. Geleneksel üretimde yeri, müze koleksiyonlarında varlığı olan Çanakkale Seramiği ile adını kentle birlikte andığımız Kale Grubu’nun endüstriyel üretimi, kenti seramik sanatıyla yan yana anmaya yetmiyor. Ancak, “Metcezir” kavramının merkezinde yer alan toprak ve suyun birbirlerinin alanına müdahale eden ve iç içe geçen maddesel dönüşümünü okuyabildiğimiz, Çanakkale Bienali’nin yirmi yıllık geçmişinde seramiğin odak haline geldiği bir edisyonu ilk kez görüyoruz.

Bu edisyonda özel odağın küratörleri seramiği yalnızca bir malzeme, teknik ya da üretim geleneği olarak değil; farklı zamanlar arasında, işlev, anlam ve kültürü taşıyan ve yeni anlamlar kazanan bir ifade alanı olarak ele alıyor. Yasemin Ülgen, Ebru Nalan Sülün, Halil Yoleri ve Deniz Erbaş’ın kürasyon ve danışmanlığında hayata geçirilen seçki; Troya Müzesi, MAHAL Sanat, Korfmann Kütüphanesi ve Mavi Ev’e yayılarak farklı kuşaklardan sanatçıların üretimlerini bir araya getiriyor.

Kavramsal düzlemde seramik, su ile toprağın oluşturduğu bünyenin ateşle sabitlendiği en arkaik ve en çağdaş malzemedir. Toprak ve suyun ateşle beden kazandığı seramik, belleğin taşıyıcısı olan arkeoloji bilimi ve kent topografyası bağlamında katmanlı bir hafızaya sahip olan boğaz kenti Çanakkale’nin sanat üretiminde en az Eskişehir kadar görünür, bilinir bir kent olmasının koşullarına sahip.

Troya’nın Müzesi’nin arkeolojik belleğine eklenen çağdaş seramik katmanı

Yasemin Ülgen’in kürasyonuyla Troya Müzesi’nde gösterilen seçki, Füreya Koral ve Melike Abasıyanık Kurtiç gibi öncü kuşakların deneysel seramik arayışlarını Elif Uras, Yaren Yıldız, Nermin Kura, Canan Bozbağ, Aylin Zaptçıoğlu gibi çağdaş isimlerin güncel dilleriyle bir diyalog içinde sunuluyor. A. Serkan Aka, Aylin Zaptçıoğlu, Canan Bozbağ ve Meral Değer’in işleri toprağın altındaki arkeolojik hafıza ile yüzeydeki kırılgan insan doğası arasında salınıyor. Antik Troya eserlerinin sergilendiği müzede çağdaş seramiğin yer alması, kurumsal müze anlatısının çizgisel zamanını kırarak döngüsel bir zaman algısı yaratıyor. Arthur Danto’nun “sanatın sonu” anlatısında bahsettiği tarihselci dogmanın aksine geçmişin ontolojik sürekliliğini sağlıyor. 

Volkan Aslan, A. Serkan Aka, Merve Mepa, Burcu Erden, Yasemin Özcan, SENA ve SEDNA’nın bu edisyonla birlikte ilk kez gösterilen yeni üretimleri, özel odak seçkisine başka bir zaman katmanı ekliyor: Geçmişten devralınanların yanında tam da şimdi oluşmakta olan işler. 

Bir sanat dalı olarak seramiğin kronolojik gelişimini anlatmaktan çok, toprağın çağdaş sanatta taşıyabileceği farklı anlamları araştıran bir karşılaşma alanı olarak okunması önerilen özel odak, kentin geçmişinden bugüne, bugünden geçmişe ve yeniden geleceğe bakabileceği bir güzergâh öneriyor. Bu öneriyi kucaklamakla birlikte, kentin seramik geçmişinde gelenekten ve zanaattan beslenen ana damarının, bienalden hareketle geleceğe seslenen bir açıklıkta yerelden, yönetim, üretim ve akademiden daha çok destek görmesi, üretime nitelikli ve imkânlarla donatılmış alan açılmasının önemini vurgulamak isterim.

Seramik odağında, Troya Müzesi’nde işleri gösterilen sanatçılardan, hazır nesne ile seramik bünyeyi birlikte kullanan Burçak Bingöl, geleneksel seramik formlarını parçalayarak, kültürel hafızanın kırılganlığını ve endüstriyel üretimin yabancılaşmasını seramiğin kendi doğası üzerinden sorguluyor. Nesnenin kusursuzluğunu sabote eden bu yaklaşım, ürettiği işler ve onları gösterme biçimi açısından ele alındığında, bin yıllık üretim geleneğinin parçası olan Çanakkale testisini üretimde “hata” olarak görülen, kırıklar, patlamalar, sır taşmalarıyla kaynaştırması, yıkımı ve yeniden inşayı temel alan sanat pratiğiyle hata, bozulma ve başarısızlık unsurlarını dâhil ederek, geçmişin yıkıntılarından bugünün ve geleceğin yeni biçimlerini arıyor. 

Ayça Telgeren’in Büyüme Sancısı, Güzel Marmara, Soy Aynası ve Kız Kardeşler adlı işleri, betonu ağırlığından ve katılığından azat eden formlarıyla düşsel imgeler ve suyun var ettiği kabuksuları çağrıştırıyor. Suyla şekillenen formların yumuşaklığı ve akışkanlığına karşılık kurumanın getirdiği köşelenme ve katılaşmayı düşündürüyor. Kız Kardeşler işi üzerine konuşma fırsatı bulduğum Telgeren’e bu işin çocukluk çağı kâbuslarımdaki halat ve saç demetlerine benzerliğinden bahsediyorum. Biz de kız kardeşimle çok yakın yaşlarımızın yarattığı gerilimli büyüme öykümüz içinde bu yakınlıkta ve bu bağımsızlıktaydık. 

Kentin kamusal alanına sızan üretimlerde de seramiğin bu birleştirici gücünü görüyoruz. Çanakkale Bienali Parkı’nda kalıcı olarak konumlandırılan, İngiliz sanatçı Kay Aplin’in Troya’nın dokuz yerleşim katmanından esinlenerek ürettiği dokuz farklı karo deseninden oluşan seramik işi, umalım ki bienalin kent hafızasında bıraktığı bir kıyı çizgisi gibi kalıcılaşsın.

Mavi Ev/İzi Evi

Kalabalıkta mekânın hacimsel kısıtları nedeniyle zorlandığım ancak işlerin yerleşimi bakımından izleyeni keşfetmeye yönlendiren bir oyun gibi gezdiğim Mavi Ev’in giriş katında, küratörlüğünü Ebru Nalan Sülün’ün üstlendiği; Gülden Ataman, Kemal Tizgöl ve Derya Geylani’nin yerleştirmeleri yer alıyor. Ataman’ın Dinleyen Gözler, İzleyen Eller İçin adlı stoneware işi farklı kalınlık, biçim ve uzunluklarda farklı tonlarda ses veren porselen ses objeleriyle dolu bir oda. Bienal bütününde ses ve kokuyu algı unsuru olarak kullanan işler, görsel uyaran yoğunluğu içinde ayırt edici bir özelliğe sahip. Seramiğin kırılmaya müsait imajını değiştiren bir deneyime alan açan ses objelerine Çanakkaleli müzisyenler tarafından kullanılarak müzik yapıldığını izlediğimiz bir video eşlik ediyor. 

Gülden Ataman, Dinleyen Gözler, İzleyen Eller İçin

Derya Geylani, kent merkezinde bienalin bu bu edisyonu için kullanıma açılan Mavi Ev’de yer alan iki enstalasyonuyla bu yapıyla ve izleyiciyle başarılı bir diyaloğa giriyor. Orijinal adıyla İzi Evi adını sahibi İsak Gormenzo’dan alıyor. Gormezano ailesi 19. yüzyıl ticaret ve konsolosluk tarihinde adı geçen köklü ailelerden biri. 1937’de Çanakkale’de doğan Klodet Gormezano, oğlu İzi ile kızı Nur’u kentte büyütür ancak aile 1974’te İstanbul’a taşınır.

Geylani, dolap ve çekmecelerinde bir yaşam sürüyormuşçasına duran çatal-kaşıkların, alet-edevatın yer aldığı eski mutfakta konumlanan, porselen fincanlar ve alevle şekillendirilmiş cam kullandığı üç yerleştirmesinde, mekânın orijinalliğinin yarattığı terkedilmişliğin geriliminin duvarlarda patlaması gibi görünen, bu yüksek enerjili hareketle içinden taşan sıvılarmışçasına yer çekiminden kurtulmuş gibi algıladığımız cam formlarla bir anıyı, bir anı donduruyor. Sanatçının eser künyelerinde belirttiği isimlerdeki heyecan bana da geçiyor ve bir süre nefesimi tutuyorum.

Derya Geylani, Sessizce Yükselen

Geylani’nin Sessizce Yükselen adlı yerleştirmesi, camın özünü oluşturan kum zemin üzerinde ağır çekimde göğe ağıyormuş gibi görünen, soğuk ve sıcak şekillendirmeyle oluşturulmuş formların kompozisyonu. Suyun derinliklerinden yüzeye erişen kabarcıklar gibi, içinde bulunduğu hacme çok iyi yerleşmiş ve şimdinin gerçekliğini sorgulatıyor.

Üst katta bienal seçkisinden Gerrit Frohne-Brinkmann’ın Sürü adlı seramik yerleştirmesi, Gökçe Kınay’ın buluntu nesne ve atık kumaşla oluşturduğu Bahçe Serisinden adlı triptik işi ve Süleyman Yılmaz’ın izleyici katılımıyla harekete geçen, mekâna özgü gömme dolabın çekmecelerine yerleştirilmiş Yerini Arayan Şeyler adlı video enstalasyonu yer alıyor.

Bir zaman içinde yaşanmış, anılar, sesler, kokular, renkler, görüntüler biriktirmiş, bir aileye ev olmuş bu yapının belleğinde birikenler Mavi Ev’den taşıyor.

Korfmann Kütüphanesi’nde, Troya belleğinin izinde

Troia Vakfı M. Osman Korfmann Kütüphanesi, Troya antik kentinin sahip olduğu arkeolojik birikim ve araştırma alanı kimliğiyle bienalin ana mekânlarından biri. Burcu Erden, Ece Kibaroğlu, Eymen Aktel, Funda Susamoğlu ve Murat Yıldız’ın işlerinden oluşan seramik ağırlıklı seçkiye Alex Long Yuan’ın video enstalasyonu Melting Seabirds eşlik ediyor. İnsanların tüketiminden sonra, plastik çöplerin dışında hiçbir şey kalmayacağına işaret eden 4 dakika 25 saniyelik video, çürüyen ve kaybolan yaşamın, doğal kaynakların yok edilmesi üzerine inşa edilmiş insan medeniyetinin yükselişini ve sonuçlarını tartışamaya açıyor. Post-human (insan-sonrası) teorisiyle doğrudan ve çok katmanlı bir diyalog kuran video enstalasyon Sanatçının Midway Atoll’deki yavru albatrosların trajik ölümlerini tespit eden Chris Jordan’ın çektiği fotoğraflardan esinlenerek balmumundan ürettiği ve erittiği bu kuş formları, post-hümanizmin insan merkezci dünya görüşünü sorgulayan tezlerini tartışmaya açarak medeniyetinin ilerleme ve tüketim anlatısının insan dışındaki yaşamı eriterek yükseldiğini gösteriyor.

Alex Long Yuan, Melting Seabirds

ASTİM 1-2

Sanayi sitesinde çalışan sanatçıların oluşturduğu ASTİM Kolektifi, üretim alanlarını bienal ziyaretine açtı. ASTİM 1 olarak programa katılan Helin Boztepe Studio’da A. Serkan Aka ve Gözde Mimiko Türkkan’ın işleri bulunuyor. ASTİM 2, Süleyman Yılmaz Studio’da ise Manfred Heinze’nin işleri görülebilir. Bienalin açılış günü heyecan verici bir happening gerçekleştiren Mihran Tomasyan, Berke Can Özcan ve A. Serkan Aka’nın, diğer adıyla Tophane Noise Band’ın hazırladığı, Truva Atı’nı imleyen el arabası üzerinde yer alan çeşitli aletlerden; borular, pompalar ve yaylar gibi hazır nesnelerden çıkardıkları sesler ve bu sesleri çıkarmak için devinen bedenlerinin kan ter içinde aldığı biçimle arkaik bir dansın figürleri gibi görünen, sanatta ve gündelik hayattaki entelektüel katılığa başkaldıran Dadaist performans ise tam da bugün içinde bulunduğumuz kültürel ve politik iklime enfes bir yanıttı.

Gözde Mimiko Türkkan

Sonuç yerine: Devingen bir zeminde yürümeyi göze almak

10. Çanakkale Bienali küratoryal zekası, mekân seçimi ve özellikle seramik odağıyla, kapitalizmin sanatı metropollerde sabitleme ve sterilize etme arzusuna karşı verilmiş güçlü bir sivil yanıt olarak okunabilir. Metcezir, suyun çekilişi ve yükselişindeki hüzünlü ve coşkulu enerjiyi aynı anda barındırıyor. CABININ ekibinin 20 yıllık emeği de tam olarak bu döngüsel inatla şekilleniyor.

Sergilerin bütününde insan, doğa, teknoloji ve nesne arasındaki ilişkinin geleceğine dair spekülatif ama bir o kadar da ayakları toprağa ve suya basan önermeler yeşeriyor. Bu bienal, izleyicisini sadece pasif bir gözlemci olmaktan çıkarıp bu devingen zeminde yürümeyi göze almaya davet ediyor. Yükselen suların kente bıraktığı eserler, sular çekildiğinde kentin kültürel katmanlarına, yaşamına yerleşecek mi? Hep birlikte göreceğiz.

Sanatçılar:

A. Serkan Aka, Adina Mocanu, Alex Long Yuan, Andreas Treske, Annika Boll, Ayça Telgeren, Aylin Zaptçıoğlu, Burçak Bingöl, Burcu Erden, Can Altay, Canan Bozbağ, Carmen Bouyer, Derya Geylani, Dilara Akay, Ece Kibaroğlu, Eda Çekil, Edward Burtynsky & Alkan Avcıoğlu, Elif Uras, Evren Karayel Gökkaya, Eymen Aktel, Fulya Çetin, Funda Susamoğlu, Füreya Koral, Gerrit Frohne-Brinkmann, Gizem Boyacıoğlu, Gökçe Kınay, Gözde Mimiko Türkkan, Gülden Ataman, Gülfidan Özmen, Hakan Yılmaz, Halil Yoleri, Hyeseung Lee, İlhan Sayın, Johannes Vogl, Kay Aplin, Kemal Tizgöl, Lara Ögel, Laurent Lacotte, Leyla Pekmen, Manfred Heinze, Meliha Coşkun, Melike Abasıyanık Kurtiç, Mark Verkerk, Meral Değer, Merve Mepa, Mesut Öztürk, Murat Yıldız, Mustafa Tunçalp, Nermin Kura, Oddviz, Ozan Atalan, Öznur Işır, Renée Levi, SENA, SEDNA, Serdar Yılmaz, Stijn Ank, Süleyman Yılmaz, Sunbin Lim, Tardu Kuman, Uğur Cinel, Volkan Aslan, Yaren Yıldız, Yasemin Özcan

İlginizi Çekebilir