Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Söyleşi /

Vardal Caniş: “Benim kafamdan, elimden, dilimden dökülen bana benziyor haliyle.”

III. Sanat Dünyamız Film Günleri kapsamında Vardal Caniş’in sofra temalı resimlerinden oluşan seçki vesilesiyle sanatçıyla konuştuk.

Enjoy your problems, 2021, serigrafi baskı, 50x70 cm, Borderless Editions kapsamında üretilmiştir.

“Kim Kimi Yiyor?” başlıklı III. Sanat Dünyamız Film Günleri kapsamında Vardal Caniş’in sofra temalı resimlerinden oluşan bir seçki Yapı Kredi Kültür Sanat Loca’da izleyicilerle buluşuyor. Sergi, yemek yemenin yalnızca fiziksel bir eylem değil; hafıza, tanıklık ve ilişkilerle örülü bir deneyim olduğunu hatırlatıyor.

Caniş’in sofraları, manzara ve natürmort arasında kurdukları bağla hem bulunduğumuz yeri hem de elimizde olanları görünür kılıyor. Bu resimler, kimlerle, ne zaman ve nasıl bir masaya oturduğumuzu; o masadan nasıl kalktığımızı düşündürtmesi bakımından da özel bir yere konumlanıyor. Yaşanmış, yarım kalmış ya da hâlâ süren hikâyeler, sofranın etrafında yeniden anlatılıyor ve Caniş’in pratiğinde yeni anlamlar üretmeyi sürdürüyor. Vardal Caniş ile III. Sanat Dünyamız Film Günleri kapsamında izleyicilerle buluşan sofra işleri üzerine konuştuk.

III. Sanat Dünyamız Film Günleri bu yıl “Kim Kimi Yiyor?” tema başlığıyla gerçekleşiyor. Öncelikle bu başlık sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor? Bu tema, aynı zamanda size kendi sanat üretiminize dair neler söylüyor?

Her şeyin çok politize olduğu bir dönemdeyiz. 90’larda sadece sevdiğim için dinlediğim kadınlardan oluşan pop müzik gruplarının bugünkü temsillerinden biri olan Manifest grubu bile dinleyenleri ve dinlemeyenleri politik görüşe göre ayıran turnusol sayılıyor benim gözümde. O yüzden herhangi bir kamusal sözün politika dışında anlaşılması bana zor geliyor. Zaten gıda, yemek, her zaman sınıfsal mücadelenin de Maslow’un ihtiyaçlar piramidinin de ilk ayağı. “Sahip olduklarımız sonunda bize sahip olur,” sözü bugün eskisi kadar havalı değil ama hâlâ anlamlı. Zenginlik tuhaf, hastalık gibi bir şey… İki tane evi, bir tane arabası olan insandan bahsetmiyorum, gerçek zenginlikten bahsediyorum. Hani paranın büyüklüğünü anlayabilmemiz için pirinç taneleri ile ya da futbol sahaları üzerinden biçimsel olarak ifade edilmeye çalışılan zenginlikten… Bu başlık bana bunu çağrıştırıyor. Birileri bizi yiyor. 

Benim resimlerim mütevazı anları biriktirdiğim sofralardan oluşuyor çoğunlukla. Mesela poşette bir simit, yanında bir kadeh rakı. Bu resmi çok seviyorum. Sergideki işlerden birinde de tek bir kadeh rakı, yanında da havuç ve portakal var. Bilmiyorum, basit şeylerden keyif alabilmenin lüksünü konforunu ben bu hayatta yaşıyorum, bunun resmini yapıyorum.

Happy Meal Menu, 2025, karton üzerine akrilik, 22×15 cm

Besin kaynaklarının dağılımından gıda aktivizmine; açlık ve tokluk arasındaki ikilikten tüketen ile tüketilen arasındaki ilişkiye; mutfaktaki cinsiyet rollerinden yemeğin kültürel ve zamansal boyutlarına kadar birçok başlık bu yılki seçkide tartışmaya açılıyor. Bu düşünsel alanlar sizin sanat anlayışınızda kendisine nasıl bir karşılık/anlam buluyor?

Bu seçki ile bir ilişkisellik kurmak için zorlama cevaplar vermek istemem açıkçası. Ama bana sorarsan resimlerimde şöyle şeyler var: “Girl dinner” anları, arabayı manzaraya çektiğimiz geceler, ailecek Kurşunlu Tepesi’ne akşam pikniğine gittiğimizde poşetlere sarılı yoğurt kaplarından çıkan dolmalar, bir bankta simit ile içtiğimiz karton bardakta şarap… Basit bir sofra, duygu yüklü anları paylaştığımız için unutulmaz hâle gelen sıradan bir gün, yemek için değil sohbet etmek için buluşmak, bunu bir sofra etrafında yapmak ama mühim olanın o sofranın zenginliği değil birlikteliğin kuvvetinin, muhabbetin derinliğinin olması… Bende bu duyguların karşılığı bir sürü masa var. Onlar çoğunlukla ailemin, arkadaşlarımın, komşularımın portreleri gibi benim için. Bu yılki temanın her bir noktasının karşılığını sanat anlayışımda bulmak için tek tek aramayı deneyebiliriz tabii. Mutlaka bir bağlama da oturturuz.

Bu seçkide yer alan işlere nasıl karar verdiniz ve burada ne tür bir fikir üzerinden hareket ettiniz?

Elimdeki resimler zaten bir serinin parçasıydı, birbiriyle kopuk değil, o yüzden karar verilen bir süreç olmadı. Sığdığı kadarını birbiriyle gruplayıp asıverdik. 

İskambil Oynayanlar (no:1), 2025, tuval üzerine akrilik, 18×14 cm

İzleyicilerle buluşan seçkiniz sofra resimlerinden meydana geliyor. Söz konusu bu seçkiyle film günleri arasında ne tür bir ilişkiden/bağdan söz edilebilir?

Kalabalık sofralar herkesi etkiliyor herhâlde; ya hatıralardaki varlığı ya da yokluğuyla… Ferzan Özpetek filmlerindeki o İtalyan sofralarından, Ramazan’daki içecek reklamlarına kadar… Etkili bir duygusu var. Öğrencilikte Türk kahvesi, çubuk kraker, makarna ile ütü masasına kurulmuş bir sofrada sabahlamanın duygusu da diğer zengin sofralar kadar anlamlı. Bu anları yeniden kurmaya çalıştığım bir denemeler dizisi Olmadığımız Masa serisi. Kendi içinde sosyo-ekonomik/kültürel bir arayışı da var. Sanırım o taraflardan birbirine temas ediyor.

Üretim sürecinizde kişisel deneyim ile toplumsal olan arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz; bir işin çıkış noktasında hangisi sizin için daha belirleyici oluyor?

Toplumsal olayları kişisel olarak deneyimliyorum. Bende bir aksi olduğunda elim bazen kâğıda boyaya gidiyor, çoğunlukla da gitmiyor aslında. Resim yapmak yerine eylemlere katılıyorum; ya depresif halde story atıyorum ya da paralize bir biçimde Twitter’da ekran kaydırıyorum. İlk gençlik yıllarımda bir ölümün, bir facianın illüstrasyonunu yaptığım bir dönemim vardı. Şimdi açıkçası bunu yapmayı tercih etmiyorum. Ölmüş eşekten nal toplamak gibi geliyor… Propaganda afişleri gibi davayı güçlendirecek, dayanışmaya etki eden bir dil kurmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Cumartesi Anneleri/İnsanları için bir şeyler çizdiğimde, Dar Geçit davasının duruşmalarında mahkeme çizerliği yaptığımda işlevsel bir görevi de yerine getirmiş olmanın iç rahatlığını yaşıyorum. Ama evde oturup öldürülen bir kadının portresini çizmek, yanan bir oteli, enkaz altındaki kızını bekleyen babayı çizmek tuhaf geliyor.

Disiplinlerarası bağ geliştirme düşüncesi sizin sanat üretiminizdeki önemli başlıklardan biri. Sözgelimi şiir ve resim bu anlamda büyük bir kesişim alanı olarak görülebilir. Benzer bir düşünceyi Loca’daki işlerde de görmek mümkün. Bu anlamda farklı disiplinleri bir arada düşünmek sizin sanat pratiğiniz nasıl şekillendiriyor? Bu disiplinler birbirlerini nasıl bütünlüyor?

Bu disiplinler arası lafını bu ara düşünüyorum cidden. Gülsün Karamustafa’nın çektiği Benim Sinemalarım filmini, Abidin Dino’nun çektiği Gol! belgeselini, Bedri Rahmi’nin senaryosunu kaleme aldığı Karanlık Dünya belgeselini, Sude Belkıs’ın çektiği Hasçelikler dizisini… 

Resim okuduğu için ressam, film okuduğu için yönetmen olmak, tıp okuduğun için doktor olmak gibi bir şey değil tam olarak. Diş hekimliği okuyup müzisyen olan Fikret Kızılok, maden mühendisliği okuyup yazar olan Oğuz Atay gibi, kendini ifade edecek bir medyum bulduğunda onu yapıverirken buluyorsun zaten kendini. O yüzden işim bir ifade biçimi kurmaktıysa, hangi araç varsa, işime yarıyorsa onu kullanıyorum. Parajanov “Film çekmememi yasakladılar, kolaj yaptım, kolaj konsantre sinemadır,” gibi bir laf diyor. Durumlar sebebiyle ya baskılandığın ya da gani gani imkân içinde olduğundan; biraz da canın istediğinden, becerebildiğinden ne bulduysan ona saldırıp ha babam çalışıyorsun, üretiyorsun. Disiplinler arası lafı da havalı bir söylemden ibaretmiş gibi geliyor. Birbirini bütünleyen şey aynı zihnin ürünü olması herhâlde. Benim kafamdan, elimden, dilimden dökülen bana benziyor haliyle. Elmanın altına armut düşmez ya, ne yaparsam bana benzer. 

İlginizi Çekebilir

Söyleşi

Avustralya'daki sergisi vesilesiyle sanatçı Hale Tenger ve küratör Rachel Cieśla ile konuştuk.

Eleştiri

Gözde Mulla'nın Galeri Siyah Beyaz'da gerçekleşen "Bir Peyzaj Olasılığı" sergisi peyzaj kavramını tarihsel, estetik ve ideolojik bağlamlarıyla ele alıyor.

Gündem / Tartışma

Onur Ayı kapsamında Argonotlar olarak hazırladığımız özel içerikler queer sanat üzerine forumumuzla devam ediyor.

Söyleşi

Anlam de Coster ile küratörlüğünü üstlendiği grup sergisi “Healing Ruins (Kalıntıların Şifası)" ve serginin istisnai mekânı Zeyrek Çinili Hamam'ı konuştuk.