Queer fotoğraf deyince Batı’nın baskın olduğu bir gerçek. Ancak bunun dışında üretim yapan, Batı dışındaki LGBTİ+’ların görünürlüğünü öne çıkaran birçok fotoğrafçı da var. Bu içeriğimizde dünyanın farklı bölgelerinden fotoğrafçılara göz atıyoruz.
Sunil Gupta

Sunil Gupta, kariyeri boyunca Hindistan’daki queer yaşamları fotoğraflayan ve LGBTİ+ topluluklarının görünürlüğüne odaklanan öncü sanatçılardan biridir. Onun üretimi yalnızca queer deneyimlerin görsel bir kaydını oluşturmakla kalmamış, aynı zamanda sonraki kuşak sanatçıların kimlik, arzu ve aidiyet meselelerini daha açık, doğrudan ve özgüvenli biçimlerde ele almalarının önünü açmıştır.
Yeni Delhi’de doğan sanatçı, on beş yaşındayken ailesiyle birlikte Kanada’ya göç etmiş ve genç yaşlarda eşcinsel kimliğini açıkça ifade etmeye başlamıştır. Fotoğraf kariyerinin ilk yıllarında toplumsal belgesel fotoğrafçılığa ilgi duyan Gupta, 1980 yılında kırsal yoksulluğu belgelemek amacıyla yeniden Hindistan’a döndüğünde, dikkatini aynı zamanda Delhi’deki görünmez queer yaşama yöneltmiştir. O dönemde eşcinselliğin kamusal alanda konuşulmasının dahi büyük ölçüde tabu olduğu Hindistan’da, underground olarak varlığını sürdüren eşcinsel topluluklarla temas kurmuş ve onların görünmezliğini belgelemeye çalışmıştır.

Bu deneyim, sanatçının sonraki yıllardaki üretiminin temel yönelimlerinden birini oluşturdu. Gupta, fotoğrafı yalnızca bir kayıt aracı olarak değil, insanlarla ilişki kurmanın, hikâyeler dinlemenin ve görünmez bırakılmış yaşamları görünür kılmanın bir yolu olarak kullanmaya başladı. Erken dönem çalışmalarında sıklıkla queer bireylerin kamusal ve özel alanlardaki varoluş biçimlerini araştıran sanatçı, toplumsal baskıların şekillendirdiği sessizlik kültürüne karşı görsel bir hafıza oluşturmayı amaçladı.
1986–1987 yıllarında ürettiği Exiles serisi, bu yaklaşımın en önemli örneklerinden biridir. Photographers’ Gallery’nin siparişi üzerine gerçekleştirilen projede Gupta, Hindistan’daki eşcinsel erkekleri ülkenin tanınmış turistik mekânlarının önünde fotoğraflamış ve portreleri, katılımcıların hikâyeleriyle birlikte sunmuştur. Eşcinselliğin hâlen yasa dışı olduğu bir dönemde üretilen bu çalışma, hem sanatçının hem de izleyicinin gözünde söz konusu topluluğun varlığını görünür kılmayı amaçlayan güçlü bir görsel belge niteliği taşımaktadır.
Sanatçının en çok bilinen projelerinden biri olan Lovers: Ten Years On (1984–1986) ise uzun süreli queer ilişkileri konu almaktadır. Gupta bu çalışmayı, kendi ilişkisinin sona ermesinin ardından yakınlık, bağlılık ve süreklilik kavramlarını anlamaya yönelik kişisel bir arayışın parçası olarak geliştirmiştir. Döneminde, erkekler arasındaki romantik ilişkileri ve özellikle ırklararası arzuyu görünür kılması nedeniyle yeterince ilgi görmeyen seri, günümüzde Britanya’daki queer yaşamın belirli bir tarihsel dönemine ışık tutan önemli bir sosyal ve kültürel belge olarak değerlendirilmektedir.
Gupta’nın pratiğinin merkezinde topluluk kavramı yer alır. Çalışmaları, queer bireyler arasında kurulan dostlukları, dayanışma ağlarını ve seçilmiş aile biçimlerini görünür kılarken, farklı kuşaklar ve coğrafyalar arasında kurulan ilişkileri de araştırmaktadır. Sanatçının fotoğraflarında yer alan topluluklar çoğu zaman kırılgan, geçici ve görünmez bırakılmış olsalar da, aynı zamanda güçlü aidiyet biçimlerinin ve kolektif direniş pratiklerinin taşıyıcısıdırlar.
Lin Zhipeng

1979 doğumlu Lin Zhipeng, daha çok kullandığı mahlas olan No.223 adıyla tanınan Çinli fotoğrafçıdır. İsmini Wong Kar-wai’nin 1994 tarihli filmi Chungking Express‘teki melankolik polis karakterinden alan sanatçı, son yirmi yılı aşkın süredir Çin’deki gençlik kültürünü, beden politikalarını, arzuyu ve alternatif yaşam biçimlerini belgeleyen özgün bir görsel arşiv oluşturmaktadır. Resmi bir fotoğraf eğitimi almayan Zhipeng, kendine özgü estetik dilini kişisel deneyimleri, seyahatleri ve karşılaşmaları aracılığıyla geliştirmiştir.
Shantou’da doğan sanatçı, çocukluğunu Fujian’daki bir askerî yerleşkede geçirmiş, daha sonra Guangzhou’da eğitim görmüş ve çalışmış, ardından Pekin’e yerleşmiştir. Zhipeng, üretim pratiğini planlı bir sanat programından çok sezgisel karşılaşmalar ve spontane kararlar üzerinden şekillendirmektedir. Kendi ifadesiyle, “yaşamında olduğu gibi sanatında da hazırlıksız yolculuklara ve ani yön değişikliklerine açık”tır. Bu yaklaşım, fotoğraflarının doğal, samimi ve rastlantısal görünen atmosferinde belirgin biçimde hissedilir.

Sanatçının çalışmaları çoğunlukla genç bedenlere, dostluk ilişkilerine, kırılgan yakınlıklara ve arzunun farklı biçimlerine odaklanır. Fotoğraflarında queer bireyler, sanatçılar, müzisyenler ve alternatif toplulukların üyeleri sıklıkla görünürlük kazanırken, Zhipeng bu kişileri herhangi bir toplumsal kategoriye hapsetmekten kaçınır. Bunun yerine, bireylerin birbirleriyle ve çevreleriyle kurdukları duygusal ilişkileri merkeze alan şiirsel bir görsel dil geliştirir.
Zhipeng’in fotoğraf pratiğinin ayırt edici özelliklerinden biri, beden, doğa ve nesneler arasında kurduğu ilişkidir. Çalışmalarında insan bedeni çoğu zaman bitkiler, meyveler, hayvanlar, su, toprak veya gündelik nesnelerle iç içe geçer. Böylece fotoğraflar, kamusal ve özel alan, doğa ve kültür, masumiyet ve tabu gibi ikiliklerin çözülmeye başladığı ara mekânlar yaratır. Sanatçının görsel evreninde sınırlar sabit değil; sürekli yer değiştiren, akışkan ve geçirgen yapılardır.
Arzu, Zhipeng’in çalışmalarında tekrar eden temel temalardan biridir. Ancak bu arzu çoğu zaman doğrudan sahip olunabilen bir nesneye değil, ulaşılamayan ya da tam anlamıyla tanımlanamayan olasılıklara yönelir. Sanatçının fotoğraflarında güzellik ile huzursuzluk, neşe ile melankoli, kırılganlık ile özgürlük aynı anda var olabilir. Bu nedenle eserleri yalnızca belirli bir kuşağın ya da altkültürün görsel kaydı olarak değil, insan ilişkilerinin karmaşıklığını araştıran şiirsel anlatılar olarak da okunabilir.
Laura Aguilar

Laura Aguilar (1959–2018), özellikle Los Angeles’taki queer topluluklar ve Latinx çevreleri içerisinde ürettiği çalışmalarla tanınan bir sanatçıdır. Sanat pratiği boyunca ana akım kültür tarafından sıklıkla görünmez bırakılan bedenleri ve yaşam deneyimlerini merkeze almıştır. Günümüzde eserleri, toplumsal cinsiyet, beden politikaları ve temsil üzerine yürütülen tartışmaların önemli referansları arasında değerlendirilmektedir.
Aguilar’ın çalışmaları, “kesişimsellik” kavramının akademik ve kültürel alanda yaygınlaşmasından önce, farklı kimliklerin birbirleriyle kesiştiği deneyimlere odaklanıyordu. Sanatçı; işçi sınıfından bireylerin yanı sıra queer, büyük beden ve Latin kökenli bireylerin yaşamlarını da görünür kılarken, bu kimliklerin toplumsal temsildeki eksikliğine dikkat çekiyordu.

Kendi bedenini sıklıkla çalışmalarının merkezine yerleştiren Aguilar, otoportreyi politik ve kişisel bir ifade biçimi olarak kullandı. Lezbiyen, iri vücutlu, engelli ve Latin kökenli bir kadın olarak deneyimlediği dışlanmışlık duygusunu görünür kılan sanatçı, fotoğraf aracılığıyla hem kendisiyle hem de izleyiciyle doğrudan bir ilişki kurdu. Bu nedenle eserleri, yalnızca bireysel bir öz-anlatı değil; aynı zamanda normatif güzellik anlayışlarına, beden politikalarına ve toplumsal önyargılara yönelik güçlü bir müdahale olarak okunabilir.
Sanatçının en bilinen serileri arasında Three Eagles Flying, The Plush Pony Series ve Nature Self-Portraits yer almaktadır. Özellikle Nature Self-Portraits dizisinde Aguilar, çıplak bedenini doğal peyzajın bir parçası hâline getirerek beden ile çevre arasındaki sınırları bulanıklaştırır. Bu çalışmalar, hem kırılganlığı hem de gücü aynı anda barındıran imgeler üretirken, bedenin utanç ve dışlanma nesnesi olarak değil, varoluşun doğal bir parçası olarak görülmesini önerir.
Aguilar’ın fotoğrafları sıklıkla öz-sevgi, aidiyet, topluluk ve beden algısı temalarını işler. Özellikle LGBTİ+ bireyler, Latin toplulukları ve toplumun marjinalleştirdiği gruplarla kurduğu yakın ilişki, çalışmalarına güçlü bir samimiyet kazandırmıştır. Portrelerinde öznesini yalnızca temsil etmekle kalmaz; onların görünürlük, kabul ve kendini ifade etme mücadelelerine de alan açar.
Mahmoud Khaled

Mahmoud Khaled, kişisel hafıza, arzunun politik boyutları, görünürlük ve aidiyet meselelerini araştıran Mısırlı sanatçıdır. Fotoğraf, video, yerleştirme, metin ve nesne temelli üretimleri bir araya getiren Khaled, çalışmalarında bireysel deneyimlerle toplumsal ve tarihsel anlatılar arasındaki gerilimleri ele almaktadır. Sanatçının pratiği özellikle Arap dünyasında erkeklik, mahremiyet, göç, cinsellik ve kamusal alan arasındaki ilişkileri sorgulayan eleştirel bir yaklaşım geliştirmesiyle dikkat çeker.
Khaled’in üretimlerinde sıklıkla kişisel hikâyeler kolektif hafıza ile iç içe geçer. Sanatçı, gündelik yaşamdan, popüler kültürden ve yakın tarihten aldığı referansları kullanarak görünmez bırakılmış ya da bastırılmış deneyimlere odaklanır. Özellikle beden temsilleri, arzunun dolaşıma girme biçimleri ve heteronormatif toplumsal yapıların ürettiği sessizlikler, çalışmalarında tekrar eden temalar arasında yer alır.

Sanatçının işleri çoğu zaman doğrudan bir kimlik politikası üretmekten ziyade, izleyiciyi belirsizlik ve çağrışımlar üzerinden düşünmeye davet eder. Queer kavramı da Khaled’in pratiğinde kesin tanımlardan çok bir sorgulama alanı olarak ortaya çıkar. Sanatçı, çeşitli röportajlarında çalışmalarını doğrudan “queer sanat” olarak tanımlamaktan kaçınırken, heteronormatif kültürel kodların dışında kalan arzulara, ilişki biçimlerine ve yaşam deneyimlerine alan açmayı önemsediğini vurgulamaktadır. Bu nedenle eserleri, queer kuram ve görsel kültür tartışmaları içerisinde sıklıkla değerlendirilmekle birlikte, tek bir kategoriye indirgenemeyen çok katmanlı anlatılar sunar.
Mimari mekânlar, ev içi dekorasyonlar ve müze kurguları da sanatçının çalışmalarında önemli bir yer tutar. Khaled, özellikle tarihsel olarak belirli toplumsal normları ve cinsiyet rollerini yeniden üreten mekânları yorumlayarak alternatif okuma biçimleri geliştirmektedir. Sanatçının özellikle özel alanları bir anıta dönüştürdüğü yerleştirme projelerinde, ilk bakışta tanıdık görünen unsurlar beklenmedik ayrıntılarla birleşerek izleyicide huzursuzluk ve merak duygusu yaratır. Khaled, bu müdahaleler aracılığıyla normatif kabul edilen kültürel yapıların ne ölçüde kurmaca olduğunu görünür kılmaya çalışır.
Sanatçının uluslararası ölçekte dikkat çeken projeleri arasında, hafıza, yalnızlık ve toplumsal dışlanma meselelerini ele aldığı yerleştirmeler ile 15. İstanbul Bienali kapsamında sergilenen Meçhul Ağlayan Adam Müze Evi İçin Tasarı adlı projesi bulunmaktadır. Khaled bu çalışmasıyla aynı zamanda müze, anıt ve arşiv gibi kurumsal yapıların nasıl hatırladığını ve kimi görünür kıldığını sorgular.
Ka-Man Tse
Hong Kong doğumlu Ka-Man Tse, New York merkezli fotoğrafçı, video sanatçısı ve eğitimcidir. Asya-Amerikalı ve queer kimliğinden beslenen sanatsal pratiği, portre fotoğrafçılığı aracılığıyla kimlik, görünürlük, aidiyet ve mekân kavramlarını araştırmaktadır. Çalışmaları özellikle Asya-Pasifik kökenli topluluklar ile LGBTİ+ deneyimlerinin kesişim noktalarına odaklanarak, uzun yıllar boyunca yeterince temsil edilmemiş yaşam öykülerini görünür kılmayı amaçlamaktadır.
Hong Kong’un Kowloon bölgesinde doğan Tse, çocukluk yıllarında ailesiyle birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etmiş ve New York ile Hong Kong arasında kurduğu çok katmanlı aidiyet ilişkisini üretiminin temel eksenlerinden biri hâline getirmiştir. Bard College’da fotoğraf alanında lisans, Yale Üniversitesi’nde ise fotoğraf yüksek lisans eğitimi alan sanatçı, portreyi yalnızca bireyin temsili olarak değil, topluluk oluşturmanın ve ortak deneyimleri görünür kılmanın bir aracı olarak ele almaktadır.

Ka-Man Tse’nin fotoğraflarında kimlik, sabit bir kategori olmaktan çok, farklı kültürel ve toplumsal aidiyetlerin kesiştiği akışkan bir deneyim olarak karşımıza çıkar. Sanatçı özellikle Asya kökenli LGBTİ+ bireylerin gündelik yaşamlarını, dostluklarını ve kamusal alandaki varoluşlarını belgeleyerek, uzun yıllar boyunca birbirinden ayrı düşünülen Asya diasporası ile queer topluluklar arasında görsel bir diyalog kurmaktadır.
Sanatçının en bilinen projelerinden biri olan narrow distances, Hong Kong ve New York’ta yaşayan Asya kökenli queer bireyleri konu alan portrelerden oluşmaktadır. Büyük format kamera ile üretilen bu seri, kamusal ve özel alan arasındaki sınırları sorgularken, bireylerin hem yaşadıkları kentlerle hem de birbirleriyle kurdukları ilişkileri ele alır.
Ka-Man Tse’nin çalışmaları Museum of Chinese in America, Bronx Museum of the Arts, Palm Springs Art Museum, Silver Eye Center for Photography ve New York Public Library gibi kurumlarda sergilenmiş; 2018 yılında Aperture Portfolio Prize ödülüne layık görülmüştür. Aynı yıl yayımlanan ilk fotoğraf kitabı narrow distances, sanatçının queer Asya diasporasına ilişkin geliştirdiği görsel anlatının en kapsamlı örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bunun yanı sıra Leslie-Lohman Museum’da düzenlenen “Daybreak: New Affirmations in Queer Photography” sergisinin eş küratörlüğünü üstlenerek queer fotoğraf alanındaki güncel üretimlerin görünürlüğüne de katkı sağlamıştır.
Çinli provokatif fotoğrafçı Ren Hang’ı tanıyalım!


























