Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Queer Feminist Atlas

Klasik Japon sanatının öncü kadınları

Queer Feminist Atlas’ın yeni bölümünde klasik Japon sanatının öncü kadınları yer alıyor.

Japon sanat tarihi anlatıldığında akla genellikle Hokusai’nin dalgası, Sesshū’nun mürekkep manzaraları ya da büyük ustaların imzaladığı paravanlar gelir. Oysa bu tarihin içinde, adları çoğu zaman babalarının, eşlerinin ya da hocalarının gölgesinde kalmış kadın ressamlar ve şairler de vardı. Edo döneminin katı toplumsal sınırları içinde fırça tutmak, şiir yazmak ve bunu kendi imzasıyla sunmak, bir kadın için çoğu zaman aile bağları, sıra dışı bir kararlılık ya da ikisinin birleşimiyle mümkün olabiliyordu.

Bu içerikte, klasik Japon sanatının farklı dönemlerinde iz bırakmış beş kadına yer veriyoruz: Kanō okulunun içinden yetişip kendi adıyla ün kazanan Kiyohara Yukinobu, nanga geleneğinin ortak üreticilerinden Ike Gyokuran, bambu resimleriyle tanınan şair-ressam Ema Saikō, babası Hokusai’nin atölyesinde çalışırken kendi bakışını da koruyan Katsushika Ōi ve modern bijin-ga geleneğini yeniden şekillendiren Uemura Shōen. Her biri, dönemlerinin sanat dünyasına farklı bir kapıdan girmiş; kimi aile mirasıyla, kimi bilinçli bir reddedişle, kimi de sessizce sürdürdüğü bir emekle kendine yer açmış.

Ike Gyokuran (1727/28–1784)

Japonya’nın siyasal olarak dış dünyaya büyük ölçüde kapalı, kültürel açıdan ise son derece canlı olduğu Edo döneminde (1603–1868), Ike Gyokuran adı duyulan az sayıdaki kadın ressam ve şairden biriydi. Kyoto’nun Gion semtinde, ailesinin işlettiği çayevinin çevresinde büyüdü; annesi ve büyükannesi, köklü bir Japon şiir geleneği olan waka’nın tanınmış şairleriydi. Şiir ve kaligrafiyi onlardan öğrendi, resimde ise Yanagisawa Kien’in öğrencisi oldu. Kien ona “Gyokuran” sanat adını verdi. Doğu Asya sanat geleneğinde ustanın öğrencisine böyle bir ad vermesi, yalnızca yeni bir isim edinmek değil, aynı zamanda onun sanatsal çevresine ve geleneğine kabul edilmek anlamına geliyordu.  Daha sonra, Çinli bilgin-ressamların şiir, kaligrafi ve mürekkep resmini bir araya getiren sanat anlayışından esinlenen nanga (bunjinga) geleneğinin en önemli isimlerinden Ike Taiga ile evlendi. Aynı atölyeyi paylaşan çift birlikte resim ve kaligrafi üretiyor; Gyokuran Taiga’ya waka öğretirken, Taiga da ona nanga teknikleri aktarıyordu. Birbirlerinin sanatını besleyen bu alışverişte Gyokuran, Taiga’nın öğrencisi ya da gölgesinde kalan eşi değil, ortaklığın iki üreticisinden biriydi. 

Gyokuran, nanga geleneğinin sevilen konuları arasında yer alan manzara, bambu, erik çiçeği ve krizantemleri resmetti, paravanlar, sürme kapılar ve yelpazeler üzerine çalıştı. hafif ve saydam renkler, serbest fırça hareketleri ve şiirle resmi yan yana getiren kompozisyonları, doğayı birebir kopyalamaktan çok onun ritmini ve ruh hâlini yakalamaya yönelir. Ressam, kaligraf ve şair olarak tanınması, kadınların sanat üretimindeki yerinin sınırlı olduğu Edo döneminde ayrıca önem taşır. Denver Art Museum’un 2022–2023 tarihli Her Brush sergisi de Gyokuran’ı Japon sanat tarihindeki kadın üreticilerin görünürlüğünü yeniden düşünmeye açan başlıca isimlerden biri olarak öne çıkardı.

Öne çıkan eser: Autumnal Landscape with a Waterfall, 18. yüzyıl

Metropolitan Museum of Art koleksiyonundaki bu manzarada kayalıklar, ağaçlar ve şelale birkaç serbest fırça hareketiyle kurulur. Derinlik, Batı resmindeki perspektiften çok mürekkebin yoğunluğu, boş bırakılan alanlar ve çizginin ritmiyle hissedilir. Gyokuran’ın doğaya yaklaşımı burada açıkça görülür: amaç manzarayı birebir aktarmak değil, onun havasını ve hareketini birkaç güçlü işaretle yoğunlaştırmaktır. Şiir, kaligrafi ve resmi aynı kültürel dünyanın parçaları olarak gören nanga geleneği içinde bu eser, Gyokuran’ın hafif ama kendinden emin fırçasının başarılı bir örneğidir.

Katsushika Ōi (yaklaşık 1800–1860’lar)

Katsushika Ōi’nin hayatını anlatmak güçtür; çünkü bugün bile biyografisinin büyük bölümü babası Hokusai’nin yaşamından süzülerek karşımıza çıkar. Edo döneminde, Japon sanatının en ünlü isimlerinden Katsushika Hokusai’nin kızı olarak doğdu ve resim eğitimini onun atölyesinde aldı. Kısa süren evliliğinin ardından baba evine döndü; Hokusai’nin yaşamının son yıllarında onunla birlikte çalıştı ve bakımını üstlendi. Bu yakınlık, hangi eserlerde yalnızca yardımcı olduğu, hangilerinde üretime doğrudan katıldığı sorusunu bugün de muğlak bırakıyor. Buna karşılık Ōi’nin kendi imzasını taşıyan az sayıdaki eser, özellikle ışık ve renk kullanımında güçlü ve bağımsız bir ressamı ortaya koyuyor.

Ōi de babası gibi Edo döneminin kent kültüründen doğan ukiyo-e, kelime anlamıyla “yüzen dünyanın resimleri” geleneğinde çalıştı. Eğlence mahalleleri, gündelik hayat ve kadınlar onun resimlerinde sıkça karşımıza çıkar; ancak kadınları yalnızca güzellik nesneleri olarak göstermekle yetinmez. Müzik yapan, çalışan ya da kendi aralarında vakit geçiren kadınların dünyasına da bakar. Kitap illüstrasyonları hazırladığı bilinen sanatçının günümüze ulaşan eserlerinin sayısı çok azdır. Tam da bu nedenle Ōi’nin hikâyesi, kadınların büyük atölyelerdeki emeğinin ne kadar kolay ustanın adına karışabildiğini de düşündürür.

Öne çıkan eser: Three Women Playing Musical Instruments, 19. yüzyıl

Üç kadın yan yana oturmuş koto (yatay çalınan telli bir çalgı), shamisen (üç telli, uzun saplı bir çalgı) ve kokyū (yayla çalınan üç telli bir çalgı) çalar. Burada kadınlar seyredilmek üzere poz veren bijin-ga (güzel kadınları konu alan resim türü) figürlerinden çok, birlikte müzik üreten kişiler olarak karşımıza çıkar. Desenli kimonoların ayrıntıları ile çalgıların ve ellerin hareketi arasında kurulan denge, Ōi’nin kadın figürlerine gösterdiği dikkati ortaya koyar. Babası Hokusai’nin devasa ününün gölgesinde kalan bir sanatçı için bu sakin sahne ayrıca anlamlıdır: kadınlar resmin süsü değil, yaptıkları işin merkezindedir.

Kiyohara Yukinobu (1643–1682)

Kiyohara Yukinobu, Edo döneminin erkeklerin egemen olduğu profesyonel ressamlık dünyasında kendi adıyla ün kazanmayı başaran ender kadınlardan biriydi. Sanata açılan kapısı ailesiydi. Babası Kusumi Morikage, Kanō Tan’yū’nun önde gelen öğrencilerinden biriydi; annesi Kuniko ise Tan’yū’nun yeğeniydi. Böylece Yukinobu daha çocukluğundan itibaren dönemin en güçlü resim geleneği olan Kanō okulunun içinde yetişti. İlk eğitimini babasından aldığı, ardından Tan’yū’nun çevresinde çalışmalarını geliştirdiği düşünülüyor. Onun üslubundaki ölçülü renkleri, boşluk kullanımını ve güçlü mürekkep çizgilerini zamanla kendi daha akıcı fırçasıyla birleştirdi. Yaşadığı dönemde sanatındaki ustalığıyla tanınması ve eserlerini imzalaması, kadınların profesyonel sanat eğitimi ve sipariş ağlarına erişiminin son derece sınırlı olduğu 17. yüzyıl Japonya’sında özellikle anlamlıdır.

Yukinobu yalnızca kuşlar, çiçekler ve manzaralar resmetmedi; The Tale of Genji gibi klasik edebiyatın kadınlarla özdeşleştirilen dünyasına da yöneldi. Daha da ilginci, babasının ya da kocasının soyadını değil anne tarafından büyükbabasının “Kiyohara” adını kullanması ve kimi eserlerini “Kiyohara ailesinin kızı” diye imzalamasıdır. Bu seçim, sanatçı kimliğini anne soyuyla ilişkilendirdiğini gösteren sıra dışı bir iz bırakır.

Öne çıkan eser: Waxwings, Cherry Blossoms, and Bamboo, 17. yüzyıl sonları

Çiçeklerle dolu yaşlı bir kiraz ağacının çevresinde üç ipekkuyruk kuşu görülür: biri dalda dinlenir, biri havalanmış, diğeri su kenarında avını gözlemektedir. Açmış kiraz çiçekleri sahneyi ilkbaharın sonlarına yerleştirirken, çiftleştikten sonra başlarını birbirine sürten ipekkuyruklar Japon görsel kültüründe evlilik uyumu ve aile mutluluğuyla ilişkilendirilmiştir. Yukinobu’nun resmi sembolleri sıralamakla yetinmez; kuşların farklı hareketleri ve dalların ritmi, sakin manzaraya küçük bir hikâye duygusu verir. Kanō geleneğinin tanıdık kuş ve çiçek konusu, onun fırçasında daha hafif ve kişisel bir doğa gözlemine dönüşür.

Uemura Shōen (1875–1949)

Uemura Shōen henüz çocukken Kyoto’da annesinin işlettiği çay dükkânının arkasında resim yapıyordu. Babasını doğmadan önce kaybetmiş, sanatçı olma isteğini destekleyen annesi tarafından büyütülmüştü. Kyoto Prefectural School of Painting’e girdikten sonra Suzuki Shōnen, Kōno Bairei ve Takeuchi Seihō gibi dönemin önemli ressamlarıyla çalıştı; “Shōen” sanat adını (Asya sanat geleneğinde ustanın öğrencisine verdiği ad) ilk hocası Suzuki Shōnen’den aldı. On beş yaşındayken bir resmi sergiden satın alındığında adı duyulmaya başlamıştı. Sonraki altmış yıl boyunca özellikle bijin-ga, yani kadın güzelliğini konu alan resimleriyle modern Japon sanatının başlıca isimlerinden birine dönüştü.

Shōen’in kadınları ilk bakışta geleneksel güzellik ideallerine bağlı görünür: zarif kimonolar, özenli saçlar ve ölçülü hareketler. Ancak sanatçı onları yalnızca seyredilecek güzel yüzler olarak bırakmaz. Okuyan, çalışan, dansa hazırlanan ya da kendi düşüncelerine dalan kadınların ruh hâllerine yönelir; Noh tiyatrosunda erkek oyuncuların canlandırdığı kadın karakterleri de resimlerine taşır. Böylece erkeklerin büyük ölçüde belirlediği bijin-ga geleneğinin kadın imgeleri, bir kadın ressamın bakışıyla yeniden şekillenir. 1948’de Kültür Nişanı’nı alan ilk kadın olması, sanat dünyasında ulaştığı sıra dışı konumu da gösterir. Shōen’e yönelik ilgi bugün de devam etmekte: 2025’te Osaka’daki Nakanoshima Museum of Art kapsamlı bir retrospektifle sanatçının üretimlerini yeniden bir araya getirdi.

Öne çıkan eser: Yang Guifei, 1922

Shōen burada Tang hanedanı imparatoru Xuanzong’un gözde eşi ve Çin’in efsanevi “Dört Büyük Güzeli”nden Yang Guifei’yi banyodan çıktıktan sonra betimler. Gösterişli giysiler ve çevresindeki hizmetkârlar onun saraydaki konumunu anlatırken Shōen, güzelliği yalnızca yüz hatlarında değil, duruşunda ve sahnenin ağırbaşlı ritminde kurar. Yang Guifei ayrıca sanatçının birkaç yıllık sergi sessizliğinin ardından 1922’de Imperial Academy of Fine Arts sergisine dönüşünü sağlayan eserdi. Buradaki kadın, güzelliğiyle tarihe geçmiş bir efsane olmasına rağmen yalnızca bakılacak bir beden değildir; Shōen onu kendi dünyasının merkezinde, sakin ve kendinden emin biri olarak resmeder.

Ema Saikō (1787–1861)

Ema Saikō gençliğinde kendisi için düşünülen evliliği reddetti; resim ve şiir çalışmalarını sürdürmek istiyordu. Babası Ema Ransai kızının kararını kabul etti ve Saikō hayatı boyunca evlenmeden sanatına devam etti. 1787’de Ōgaki’de doğan sanatçı, küçük yaşta mürekkeple bambu resmetmeye başladı; Budist keşiş Gyokurin’den eğitim aldı, daha sonra Uragami Shunkin’le çalışarak Çin resim geleneği üzerine bilgisini geliştirdi. Şiirde ise Japon şairlerin klasik Çinceyle yazdığı ve dönemin büyük ölçüde erkeklere ait entelektüel alanlarından biri olan kanshiye yöneldi. Saikō zamanla bu alanın tanınmış şairlerinden biri oldu.

Resimde ise en çok bambularıyla tanındı. Nanga geleneğinde bambu yalnızca doğadan alınmış bir motif değil, fırça hâkimiyetini ve kaligrafik çizgiyi gösterebilen bir konuydu. Saikō’nun mürekkeple çizdiği ince gövdeler ve yapraklar, şiirlerindeki doğa gözlemleriyle aynı dünyaya aittir. Şiirlerinde seyahatlerden dostluklara, içki içmekten resim yapmaya, aile üyelerinin hastalıklarından kendi yaşlanmasına kadar gündelik hayatına yer vermesi ise bize alışılmadık ölçüde kişisel bir ses bırakır. Klasik Çince gibi erkek eğitimiyle özdeşleştirilen bir dili kendi deneyimini anlatmak için kullanması, Saikō’yu dönemin kadın sanatçıları arasında ayrı bir yere koyar. Şiirlerinden geniş bir seçki 1998’de Breeze Through Bamboo adıyla İngilizceye çevrildi.

Öne çıkan eser: Bambu resimleri

Saikō’nun sanatını tek bir ünlü tabloya indirgemek yerine bambu resimlerini öne çıkarmak daha doğru olur. Çünkü bambu, sanatçının hem ressamlığının hem de şairliğinin kesiştiği başlıca motiflerden biriydi. Saikō’nun bambuları birkaç kararlı fırça darbesiyle belirir. Kimi yapraklar koyu mürekkeple öne çıkarken kimileri soluklaşarak geriye çekilir; eğilen gövdeler ve farklı yönlere açılan yapraklar rüzgârın hareketini hissettirir. Aynı fırça resmin yanındaki şiire geçtiğinde görüntü ile yazı arasındaki sınır da belirsizleşir. Bambu, Saikō’nun elinde resim, kaligrafi ve şiiri aynı yüzeyde buluşturan kendine özgü bir imzaya dönüşür. 

Bu beş isim bir araya geldiğinde ortaya tek bir hikâye değil, birbirinden farklı yollardan geçen beş sanatçının portresi çıkıyor. Yine de ortak bir iplik var: hepsi, kadınların sanat üretimindeki payının kolayca görünmez kılınabildiği bir dönemde, kendi fırçalarını ve seslerini ısrarla var etmeyi başardılar. Bugün müzelerde ve retrospektiflerde yeniden keşfedilen bu eserler, sadece geçmişe dair bir düzeltme değil; sanat tarihini kimin anlattığına dair de bir hatırlatma sunuyor.


İlginizi Çekebilir