Connect with us
Argonotlar

Bağımsız Alan

Sabır, sebat, azim, İnat ve tutku: Nur Koçak

Fotogerçekçilik akımının Türkiye’deki ilk temsilcilerinden Nur Koçak’la Mutluluk Resimlerimiz sergisi vesilesiyle görüştük.

Parfüm şişeleri, aile albümleri ya da mağaza vitrinleri; iç çamaşırları, mayo ve bikiniler. Ya da Türkiye sinemasının ilk yıldız oyuncusu, yapımcı ve yönetmen Cahide Sonku. Nur Koçak resimleri deyince gözümüzün önüne ilk olarak gelen imgeler bunlar. Türkiye’de fotogerçekçilik akımının ilk temsilcilerinden Koçak’ın kapsamlı sergisi 3 Eylül – 29 Aralık tarihleri arasında SALT Beyoğlu’nda ve SALT Galata’da Mutluluk Resimlerimiz adıyla karşımızdaydı.

Sanat tarihçisi Ahu Antmen ve SALT ekibinden Amira Akbıyıkoğlu tarafından programlanan Mutluluk Resimlerimiz Koçak’ın şu ana kadarki en kapsamlı sergisi. 1960’lar ve 2010’lar arasındaki geniş bir dönemi kapsayan sergi hem Koçak’ın üretimlerini bir arada görmemizi sağlıyor, hem de Türkiye modernleşmesinin, feminizmin ve popüler görsel kültürün yansımalarını karşımıza getiriyor. Koçak’la Akademi’deki eğitiminden Paris yıllarına, Türkiye’de kadın sanatçı olmanın zorluklarından fotogerçekçiliğe kadar geniş kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.

Mimar Sinan’daki eğitiminizden başlayalım. Kaç yılında okula başladınız?

60-61 ders yılında başladım okula. Adnan Çoker Paris’ten yeni gelmişti, onun ilk öğrencilerindenim.

Bu dönem üniversitesinin yapısı açısından da önemli bir dönem. Akademi büyük bir dönüşüme uğruyor. Siz nelerle karşılaştınız?

Evet, 1960’da yeni yönetmelik kabul edilmişti. Artık yalnızca lise mezunu öğrenci alınıyordu. Öncesinde öğrenciler orta okulu bitirince gelir  3 yıllık orta bölümü okur,  sonrasında da 2 ya da 3 yıllık (tam hatırlamıyorum doğrusunu isterseniz)  yüksek bölüme  devam edip mezun olurlarmış.  Yani lisede hiç okumadan üniversite mezunu sayılırlarmış.  Bu şekilde mezun olmuş  çok kişi var. Adnan Çoker, Neşet Günal, Ozdemir Altan, Dinçer Erimez, Mehmet Güleryüz onlardan birkaçı. Ama 1960’da yeni yönetmelik hazırlanıyor, Akademi yüksek okul oluyor, öğrenim lise sonrası 5 yıla çıkartılıyor. Biz okula giren ilk lise mezunlarıyız.

Nur Koçak, Mutluluk Resimleriniz serisinden bir çizim, 1981, Sanatçının izniyle

Nasıl bir sanat ortamı vardı? Akademide okumak nasıldı?

Sanat ortamı çok hareketliydi.  Pek bir şey öğrenmiyor ama çok eğleniyorduk

Cumartesi öğleden sonraları çay partileri düzenlenir, okulun kuruluş yıldönümü olan 3 Mart’ta kıyafet baloları yapılırdı. Ünlü yazarların, şairlerin katıldığı edebiyat matinelerinin müdavimiydik.  Böyle günlerin yıldızı Attila İlhan’dı.  Boynuna yeşil fularını dolar, neredeyse hepsini ezbere bildiğimiz şiirlerini okurdu. Sonra plaktan müzik dinletileri, orkestra konserlerini kaçırmaz,  tiyatro kolunun  oyunlarını  keyifle izlerdik. O dönem Bedri Rahmi öğrencisi olan  Sami Şekeroğlu, daha sonra Sinema Televizyon Enstitüsü’ne dönüşecek olan Kulüp Sinema 7’yi kurmuştu. Sinema klasiklerini oynatırdı.  Viva Zapata’yı ilk kez orada, yani Akademi konferans salonunda izledim ben.  Bir de çeşitli ülkelerden, kültür ataşelikleri aracılığıyla olsa gerek, değişik sergiler gelirdi. Osman Hamdi Salonu’nda izlediğim çok güzel bir Dada sergisi hatırlıyorum örneğin. Ama dediğim gibi eğitim çok yetersizdi.

Hangi açıdan yetersizdi peki?

Şöyle açıklayayım. Ben Cemal Tollu’nun öğrencisiydim. Tollu aynı zamanda Resim Bölümü başkanıydı, yani idari görevi vardı, o nedenle atölyeye kırk yılda bir uğrar, geldiğinde de ağzından “İyi, iyi devam et!”  dışında bir şey çıkmazdı. Bir de mitoloji dersimize girerdi. Bir Fransız yazardan kitap çevirisi  yapmış. Kötü bir çeviri üstelik. Derste, son derece tekdüze  bir sesle bu kitabı okurdu. Şimdi bakıyorum, mitolojiden aklımda hiçbir şey kalmamış. Oysa mitoloji demek onca güzel hikaye demek! Aynı şekilde estetik dersinden de bir şey hatırlamıyorum.  Ahmet Kutsi Tecer’le iki yıl okuduk halbuki. Kendisi “Orda bir köy var uzakta/ Gitmesek de görmesek de/ O köy bizim köyümüzdür” dizelerinin ünlü şairi!  Söylediklerinden tek aklımda kalanlar “neolitik”  ve “paleolitik”  kelimeleri.  Birisi “yontma taş”, diğeri “cilalı taş” demek oluyor.  Ama hangisi hangisidir hala bilmiyorum!  Bir tıp doktoruyla kemiklerin latince isimlerini ezberlemekten ibaret olan “artistik anatomi” dersi gördük sonra. Atölyede çalışırken en çok işimize yarayacak ders olan teknolojideyse yalnızca not tutmakla yetindiğimiz, hiç uygulama yapamadığımız için hazırladığımız tuvaller zamanla çatır çatır çatladı ve tümüyle çöpe gittiler.

Peki, sanat eğitimi olarak ne gibi dersler gördünüz?

SALT Galata’da bütün bu eğitim sürecimi  izleyebileceksiniz. İlk yıl Adnan Çoker’in “galerisinde” (bu sınıfa verilen ad buydu) antik heykellere bakarak çizdiğim desenleri göreceksiniz. Doğrudan Fransız Beaux-Arts geleneğini sürdüren yaklaşımın izlerini yakalayacaksınız. Okulun ana binasında değil de  karşısındaki bir handa  kiralanmış  odalarda çalıştığımız,  Zeki Faik’in müdürlüğü döneminde Louvre müzesinden getirtilmiş alçı kalıplara bakarak bir yıl boyunca  çizdiğimiz desenler bunlar. Burada amaç sanat eserlerinin farkında olmadan gözümüzü eğitmesiydi.  Ayrıca her akşam ana binada cour de soir (akşam kursları) atölyesinde canlı modele verdirilen 10-15 dakikalık kısa pozları yakalamaya çalışıyorduk. Bu krokiler de doğayla hesaplaşmamızdı.

Okuldaki ikinci yılımızda deniz kenarındaki ana binaya geçtik. Mevcut  olan altı resim atölyesinden birini seçmemiz gerekiyordu.  Bir ay süreyle değişik atölyeleri dolanıp can arkadaşım Nuray Ataş’la (şimdi Hollanda’da yaşıyor ve mesleği sürdürüyor)  mizacımıza çok uygun bulduğumuz Cemal Tollu atölyesinde karar kıldık. En büyük, en aydınlık atölye onunkiydi. Bir de eski öğrenciler, “Hoca atölyeye pek uğramaz, sınıfta hiç bırakmaz, çalışmanıza asla karışmaz,” dediler. “Bundan alası can sağlığı” diye düşündük.

Böylece bir yıl daha, bu kez canlı modelden desen çalıştık, ustalardan kopyalar, doğadan etütler yaptık. Yılın sonuna doğru siyah beyaz dağılımına,  dengeli kompozisyon inşasına, pastel, füzen, çini mürekkebi gibi malzemeleri  denemeye geçtik. Bu tür çalışmalarımı da SALT Galata’da görebileceksiniz.  Müfredata göre son üç yılda (okul toplam beş yıldı) boya çalışmamız gerekiyordu. Ben iki sene daha okuyup kaydımı dondurdum ve İsviçre’ye  teknik ressam olarak çalışmaya  gittim. 1967’de yurda dönüp Akademi’ye bıraktığım yerden devam etmeye başladığımda  Cemal Tollu çoktan emekli olmuş, atölyesini Neşet Günal devralmıştı. Bir sömestir de onunla çalışıp mezuniyet konkuru atölyesine geçtim ve 1968 Haziran ayında iyi dereceyle okulu bitirdim.  Mezun olunca bu kez, Karayolları 1. Bölge Müdürlüğü’nde teknik ressam olarak iki yıla yakın süre çalıştım ve 1970 başında Milli Eğitim Bakanlığı’nın açtığı sınavı kazanarak 1416 sayılı yasa uyarınca Resim dalında ihtisas yapmak üzere Paris’e gittim.

Siz Paris’e gidenler arasında kaçıncı kuşak oluyorsunuz? Sizden önce kimler gitmişti?

İlk gidenlerin arasında Adnan Çoker, Neşet Günal, Reşat Atalık  var. Daha sonra ve benden üç, dört yıl önce gidenler Neşe Erdok, Altan Adalı. Semra Adalı (Germaner), Yeşim Karatay ve Nevin Yücel (Celbiş) Zeki Faik’in öğrencileri ve onun sanat tarihi doktorası için gönderdikleri. Semra ve Yeşim benden üç dört yıl önce, Nevin ise benimle aynı yıl gönderiliyor.  Zeki Faik bu isimlerin Avrupa’ya yollanmasını hem mesleğin içinden oldukları, elleri fırça tuttuğu, mesleğin meşakkatini yaşadıkları için istiyor, hem de yurda sanat tarihi doktorasıyla döndüklerinde çok daha iyi, çok daha doyurucu eleştiriler yazabileceklerini hesaplıyor.  Öngörüsünün pek de doğru çıkmadığını belirtmekle yetineyim.

Öğrenciyken ve çalışırken İstanbul’da nerelerde sergi görürdünüz?

İstanbul’da o dönem bir, iki devlet galerisi yanı sıra bir iki özel galeri vardı yalnızca. Genellikle Alman, İngiliz, Amerikan Kültür Merkezleri  “kültür emperyalizmi babında” güzel sergiler getirirdi.  Okulda da dışarıdan gelen çok iyi sergiler görmüşlüğüm var.

Paris’teki eğitim ve sanat yaşamı nasıldı? Paris’e gitmeseydiniz ne yapardınız sizce?

Paris’e gitmemiş olsam günlerimi resim öğretmeni olarak mı tüketirdim bilemiyorum doğrusu. Çünkü o yıllarda İstanbul içinde öğretmenlik bulmak da kolay değildi.  Paris’in yaşantımı  bütünüyle değiştirdiği kesin.  Şehrin çok çeşitli, çok renkli kültürel atmosferinin, sineması, tiyatrosu, konserleri, büyük sergileriyle beni tıka basa doyurduğunu, merkezi konumu nedeniyle çevre ülkelere rahatça ulaşabilme olanağı sağladığını nasıl unuturum.

Nur Koçak, Farouche [Yabanıl] ya da Fetiş Nesne 2, 1975, Sanatçının izniyle, Fotoğraf: Mustafa Hazneci, SALT

Paris döneminizde neler ürettiniz?

Önce  72’de, ufak boyutlu kolajlarla işe koyuldum. SALT Beyoğlu’nda   görebileceksiniz onların tümünü. ’73 tarihli Machine 1-2-3 adlı Paris’te çeşitli büyük Salon sergilerine katıldığım tuvalleri de izleyebileceksiniz.  Miladım dediğim ve  air brush kullanarak yaptığım ilk  parfüm şişem Vivre (Yaşamak) da yer alıyor sergide.

Air brush tekniğine ilginiz nasıl başladı? Nasıl öğrendiniz?

Air brush tekniğini 30’lu yıllarda grafikerler kullanmış ilk olarak. Foto gerçekçiler yükselişe geçince onların da kullandığını duydum bir yerlerde.  Fotoğrafın yumuşak ton geçişlerini elde etmekte üstüne yok. Ben de gidip aldım bir tane.  Bir de kompresör alıp ona bağladım ve Vivre parfüm şişesi resmini çalışmaya koyuldum. Kimse yol göstermeden, başkaları yapıyorsa ben de yaparım diyerekten. Turuncu tonlarının hakim olduğu bir resim  Vivre, biliyorsunuz. Tek bir oda içinde yatıyor, kalkıyor, yiyor, içiyor ve resme çalışıyorum. Günün sonunda etrafı turuncu bir bulut  kaplıyor. Akşam banyoya gidip suratıma bakıyorum. Kaşlarım, kirpiklerim, burun deliklerim turuncu. Aslında maske kullanmam gerekirmiş, nereden bileyim! Neyse bu minval üzerine boğuşarak tam altı ayda bitirdim resmi.

İşlerinizde çoğunlukla gördükleriniz var. Gözünüzün önündekiler ana tema. Bu tutumunuz nereden geliyor?

Bünyemin yönlendirmesi diyelim. Kendimle herhangi bir sorunum yok benim.  Sorunum çevreyle, içinde yaşadığım toplumla. Türk sanatçısında hiç olmayan bir şey bu.  Ya da pek az olan bir şey diyelim. Türk sanatının yüzde 90’ı dışavurumcu. Niye? Çünkü Türk sanatçısı sorunlu. İçindekileri dışa vurarak rahatlamaya çalışıyor. Bense çevremde gördüklerimi, beni çarpan, irkilten, bu kadar da olmaz dedirten, güldüren şeyleri büyüteç altına alıyor, insanların gözüne sokuyorum.  Ama doğru, yanlış, olmalı, olmamalı demeden.   Yalnızca daha dikkatli bakın diyerek.

Burada tabii şunu sorayım. Oğuz Erten Fetiş Nesneler / Nesne Kadınlar sergisiyle Türkiye’deki ilk feminist sergiyi gerçekleştirdiğinizi yazmıştı. Feminizmle ilişkiniz nasıl başladı?

Sanat bilgiyle değil içgüdülerle yapılan bir şey. Bilgiyle yapılıyor olsaydı en bilgili kişimiz en iyi sanatçımız olurdu. Ben de feminizm hakkında pek bir şey bilmeden,  ürettiklerimle feminist söylemi yakalamışım. Bunu 80’li yılların başında yeniden canlanan feminist  dalgaya mensup kişiler dile getirdiler.   Ben de “Siz öyle diyorsanız öyledir,”  dedim.

İlk kişisel sergimi Akademi Mimar Sinan Salonu’da 1976 yılı Aralık ayında açtım. Serginin başlığı  Fetiş Nesneler / Nesne Kadınlar’dı.  Oğuz Erten’in  Türk Sanatında İlkler kitabında yer verdiği sergi işte bu. Ben bir tarafta, Şükrü Aysan’ın sergisi öbür  tarafta salonu paylaşmıştık. İlginç olan Şükrü Aysan’ın  kavramsal sanat, benim de  de foto gerçekçilik deyimlerini Türkiye’de bir sergi çatısı altında ilk kez kullanıyor olamamız ve her iki eğilimin 1971 Paris Gençlik Bienali’nin iki ana temasını oluşturması.

Ne gibi tepkiler geldi serginize?

Hiç tepki gelmedi. Ben de sanıyorum ki yer yerinden oynayacak, gazetelerin sanat sayfalarında, sanat dergilerinde hakkımda yazılar çıkacak. Hatta kendim bir şeyler yazıp, o dönemin Milliyet Sanat dergisine  götürdüm. Tamam deyip aldılar, koydular bir çekmeceye. 15 gün sonra yazım çıkmayınca (o önemde dergi 15 günde bir yayınlanıyordu) gidip sordum, basamıyoruz dediler. Oysa daha önce Paris’ten yolladığım sergi haberlerini severek yayınlamış, hatta kapak bile yapmışlardı. Neyse, yazıyı Bülent Özer Yapı Endüstri Merkezi’nin çıkardığı Yapı dergisinde bastı. Ama yazının Yapı Dergisi’nde çıkmasıyla Milliyet Sanat’ta çıkması arasında çok fark var. Yapı dergisi çoğunlukla mimarlara hitap eden, fazla yaygın olmayan bir dergi sonuçta.

Akademi hocaları sergimi görmüş olsalar gerek. Dönemin öğrencilerinden  halen hatırlayan, zamanında gezmiştik ve çok etkilenmiştik diyenler var.  Sanat tarihçi Oğuz Erten de ilk feminist sergi olarak seçiyor ve “Türk Sanatı’nda İlkler” kitabına 84. madde olarak alıyor.

Peki, sizce öyle mi?

Bence de öyle. Aynı zamanda ilk foto gerçekçi sergi.

Neden ilgi görmedi sizce? Neden olumlu ya da olumsuz bir tepki göstermediler?

Bence hiç anlamadıklarından. Çok aykırı gelmesinden. Hiçbir yere oturtamadıklarından. Türk resmi boyut olarak küçüktü o güne kadar. Benim tuvallerimse devasa! İzleyici vazoda çiçekler, tabakta karpuz dilimleri ya da idilik peyzajlar görmeye alışmış. Bir de fotoğraf mı, yoksa resim mi karar veremiyorlardı ilk bakışta.  Elleyip ne olduğunu anlamak istiyorlardı. Bir gün bir galerici (ki sayıları bir elin parmakları kadar bile değildi) geldi, Vivre parfüm şişesine baktı baktı “Sen şöyle tuvalin ortasına kocaman bir tezek oturtsan!” dedi.  Çok sonradan anladım ne demek istediğini. “Türkiye gerçeği parfüm kokusu değil, tezek kokusudur!” demek istiyormuş.

Neden küçük boyutlu işler yapılırdı?

Ekonomik nedenlerle olsa gerek. Büyük tuval çok boya, çalışılacak geniş mekan ister. Bir de hocalar (kapağı bir biçimde okula attıkları için şanslıydılar aslında) zaten yılda bir kez, o da Devlet Resim Heykel Sergisi için resim yapıyorlardı.

Okulda çalıştığınız dönem Türkiye’nin de çalkantılı bir dönemi. Üniversitelerde hareketlilik var. Siz neler gördünüz o dönem?

Çok kötü bir dönemdi gerçekten. Her şeyin ve herkesin politize olduğu bir dönem. Okul sol eğilimliydi ama sol da içinde  fraksiyonlara ayrılmıştı ve değişik fraksiyonlar birbiriyle çatışıyordu. Öğrenci sultası hüküm sürmekte, ikide bir  boykot ilan edilmekte, okul kapatılmaktaydı. Okulun önündeki caddeden cenazeler geçerdi. Bomba ihbarları alır, atölyeleri boşaltır, sahile çıkar beklerdik. Böyle bir ortamda  öğrenciler sanat yapmanın anlamsızlığını dile getirip sıkılmış yumruklar, sallanan darağacı ipleri çiziyorlardı. Bense devasa  parfüm şişeleri resmediyordum. Onların gözünde  küçük burjuva sanatı yapan bir zavallıydım.

Okuldan nasıl ayrıldınız?

1975’de Paris’ten yurda dönen dört arkadaşımla birlikte öğretim görevlisi olarak  Akademi’ye  zar zor kapak atmış ve değişik atölyelere dağılmıştık.  Ben  Özdemir Altan’la çalışıyordum. Sözleşmelerimiz her yıl yenileniyordu.  1979 sonunda Özdemir Altan artık benimle çalışmak istemediğini söyledi.  Göreve devam edebilmeniz için birinin size ihtiyaç belirtmesi gerekiyor.  Bunun üzerine Reşat  Atalık benimle çalışmak istediğini belirtti. Böylece bir yılı da onun Serbest  Desen atölyesinde çalışarak  geçirdim. Sonra Özdemir Altan onu yanına aldı, atölyesini kapattırdı,  beni de okulun kapısı önüne koydurttu. Yıl 1981’di. Aynı yılın Ekim ayındaysa  3.İstanbul Sanat Bayramı Yeni Eğilimler Sergisi’nde Posta Sanatı başlıklı projemle Altın Madalya  kazandım. Bu çok yaman bir çelişki gibi görünür bana. Sanat Bayramlarını Akademi düzenliyordu.

Üzüldünüz mü peki? Nasıl bir yol çizdiniz kendinize?

Önceleri üzüldüm tabii ki. Hiç hak etmediğimi düşündüm. Sonradan “Bana rağmen oldu, ama  bir bakıma iyi de oldu!” dedim. Yaptığım iş çok zaman alan, çok emek yoğun bir iş. Sakin kafayla, sakin ortamda, uzun uzun çalışma gerektiriyor. Aslında Danıştay’a dava da açmadım değil ama kaybettim.  Okul “Atölye hocasının söylediği mutlaktır!” diye savunma yapmış.

80’li yıllar boyunca önce Aile Albümü’nden, arada Mutluluk Resimleriniz, sonra Vitrinler  dizilerine çalıştım. Vitrinler’e gelinceye kadar, yani 74’ten 89’a kadar air brush kullandım.

Sonraki dönemde püskürtme tekniğinden nasıl vazgeçtiniz?

Püskürtme işini ’89 yılına kadar sürdürdüm. Sonunda “Lanet olsun, çok zor bir teknik, kendimi daha fazla helak edemeyeceğim!” diye düşündüm. Ve  yine paşa paşa fırçaya, önce akriliğe daha sonra da yağlı boyaya döndüm.

Cahide

Ayşegül Sönmez Tüyap/Artist Sanat Fuarı Onur Ödülü almanız üzerine bir yazı yazmıştı. Neden şu ana kadar Nur Koçak’ın bir retrospektif sergisi yapılmadı diye sormuştu. Retrospektif değil ama kapsamlı serginiz nihayet yapılıyor. Önce şunu sorayım. Bu sergiye giden yol nasıl oluştu?

SALT’tan Vasıf Kortun’la 2013’te Duvar Resminden Korkuyorlar Sergisi nedeniyle biraraya geldiğimizde kendisine Ahu Antmen’le bir kitap çalışması yapmaya başladığımızı anlatmıştım. Kendi çapımızda belgeler topladığımıza,  işlerin fotoğraflarını çektiğimize değinmiştim. Kitabın yanı sıra bir de sergi düşünüyoruz demiştim. O da bana sergiyi kendisinin yapabileceğini söylemişti. Ben sergi ve kitabı bir arada düşündüğümüzü belirtince “Ama biz kitap yapmıyoruz,” demişti.

Peki, şimdi ne değişti de sergi açmayı  kabul ettim? Bir kere sergi tarihi çok cazip geldi.  İstanbul Bienal’i zamanı tüm dünyadan sanat  insanları Türkiye’ye akın edecek ve umarım sergimi görecekler! Bir de SALT Beyoğlu’nun eski halini sevmiyordum, sunta duvarlar benim çalışmalarıma uygun değil diye düşünüyordum. Daha şık, daha pırıltılı bir mekan düşlüyordum. Geçen süre içinde mekanı bütünüyle elden geçirdiler, yenilediler. Bu da düşüncemi değiştirmem için bir artı neden oldu.

Sergi SALT’ın iki yapısına yayılıyor. Yani SALT Galata’daki bölüm Nur Koçak Önce, SALT Beyoğlu’ndaki bölüm Nur Koçak Sonra olacak. Bu alt başlık  bir yandan da Cahide’nin Öyküsü: Cahide Önce ve Cahide Sonra resimlerime gönderme yapıyor. Serginin başlığı Mutluluk Resimlerimiz .

Bunu da eş-küratörlerimle aramızda  tartıştık bir süre. Ben bu adın 1981 yılında 3.İstanbul Sanat Bayramı Yeni Eğilimler  Sergisi’ne sunup altın madalya aldığım projenin adı olduğunu, tüm çalışmalarımı kapsamadığımı savundum. Onlarsa tam tersine bütün resimlerimin kimi zaman parlak kimi zaman donuk karelerden oluşan bir mutluluk illüzyonunun izini sürdüğünü savundular. “Serginin adı küçük bir harf değişikliğiyle Mutluluk Resimlerimiz olsun,” dediler. İnsanları yakalayacak bir isim. Sonunda ben de pes ettim!

Peki, kitap projesi ne durumda?

Kitap projesinden vazgeçmiş değiliz. Rafta bekliyor. Bu sergiler vesilesiyle  çalışmalarımı görüp kitabı basmaya heveslenecek bir babayiğit çıkar umarım.

Sönmez’in yazdıklarına dönelim. Bu serginin şu an yapılması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Güzel Türkçemizde benim de severek kullandığım pek çok tekerleme, atasözü ve deyim var. Bunlardan birisi de “Geç olsun da güç olmasın” deyimi. Geriye dönüp baktığım zaman, hayatımda her şeyin hem geç, hem de güç olduğunu görüyorum. Ama sonunda oluyor ve çok, çok güzel oluyor! 2017 TÜYAP Yılın Sanatçısı Onur Ödülü öyleydi,  SALT Mutluluk Resimlerimiz sergisi de öyle. Başkaca ne diyebilirim ki!

Tuval resmi yapıyor olmanız bunda etken mi?

Olabilir. Erkek sanatçılar tuval resmini kendilerine ayrılmış özel bir alan olarak görebilirler. Varsın kadınlar enstelasyon benzeri onlara göre uyduruk (!) şeylerle uğraşsınlar. Kadın sanatçının satış yapmasını da kabullenemiyorlar.  Pasta zaten çok küçük ve oradan kadınlara da pay vermek işlerine gelmiyor hiç.

Genç kadın sanatçıların şu anki durumunu nasıl görüyorsunuz?

Doğrusunu isterseniz hiçbir fikrim yok. Yıllardır kendi köşemde “ne etliye, ne sütlüye” karışarak işimi yapıyorum ben. Başkalarının ne yaptığıyla da fazlaca ilgilenmiyorum.

Bu sergiyi gören biri nasıl bir Nur Koçak görecek?

Sabır, sebat, azim, inat ve tutku kelimelerinin hakkını veren bir Nur Koçak görecek.

Bu röportaj ilk olarak ARTAM dergisinin Eylül-Ekim 2019 tarihli 54’üncü sayısında yayımlanmıştır.

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Haftalık Güncel Sanat Gazetesi

İlginizi Çekebilir

Bağımsız Alan

Nergis Abıyeva, doğum günü vesilesiyle Tiraje Dikmen'in sanatını ve yıllardır akıbeti belirsiz olan mirasını yazdı.

Bağımsız Alan

Oktay Orhun, Murat Germen'in Ferda Art Platform'da açılan Feyezan sergisini değerlendirdi.

Queer Sanat

Queer Sanat yazı dizisi kapsamında bağımsız araştırmacı Serdar Soydan Türkiye müzik tarihindeki queer potansiyelleri yazdı.

Bağımsız Alan

Uras Kızıl, Balzac'ın 1831 tarihli Bilinmeyen Şaheser romanını sanat tarihindeki temsil tartışmaları üzerinden değerlendirdi.