Millî Reasürans Sanat Galerisi, 2021 yılında Cemre Yeşil’in “Double Portrait” başlıklı sergisine evsahipliği yaptı. Sanatçının yaklaşık dokuz yıla yayılan araştırma sürecinin ürünü olan çalışma, anne-çocuk ilişkisini fotoğraf ve metin aracılığıyla ele alırken; kimlik, bellek, çocukluk, annelik ve aidiyet gibi kavramlar etrafında şekillenen kişisel bir arşiv sunuyordu.
“Double Portrait”, portre geleneğini ve fotoğrafın psikolojik boyutlarını sorgulayan bir anlatı olarak, kucaklamanın anlamı üzerine düşünmeye davet ediyor. Aşk, kayıp korkusu, yakınlık ve bakım gibi duyguların izini süren çalışma, anne-çocuk ilişkisinin karmaşıklığını ve katmanlı yapısını farklı bakış açıları üzerinden görünür kılıyor. Kültürel temsillerde sıklıkla idealize edilen bu ilişkiyi daha kırılgan, mahrem ve gündelik yönleriyle ele alan sergi, kişisel deneyim ile ortak hafıza arasında bir bağ kuruyor.
Sergi kitabının grafik tasarımını Cemre Yeşil üstlenirken, metin Ahu Antmen tarafından İngilizce olarak kaleme alınmıştır. Metnin Türkçe çevirisi Orhan Cem Çetin’e aittir. Kitapta yer alan fotoğraflar ise Studio Majo / Engin Gerçek’e aittir. Ayrıca Filbooks tarafından yayımlanan Double Portrait adlı fotoğraf-metin kitabı da projeye eşlik ederek sergi mekânında yer almıştır.
Sergiyle ilgili daha fazla bilgiye ulaşmak ve sanal tur üzerinden sergiyi deneyimlemek için için Millî Reasürans Sanat Galerisi web sitesi ziyaret edilebilir. https://millireasuranssanatgalerisi.com//tr/exhibitions/past/double-portrait2


Kalıcı bir kadraj.
Benim doğumum, ona yadigâr. Onun ölümü, korktuğum hatıram.
Bir fotoğraf gibi hep bunlar.
Onun hayatı. Benim hayatım. Klik.
İşte bizim eşsiz insanlık halimiz.
Cemre Yeşil’in bütünü “Çifte Portre” başlığı altında yer alan fotoğrafları, sergisi ve kitabı, bir fotoğrafçının doğurma çilesini ortaya koyuyor: Yıllar süren araştırmalarının, sonunda bir kitap ve bir sergi halinde ortaya çıkışı; aynı zamanda ilk çocuğunu dünyaya getirmesi. Çile sözcüğü kulağa fazlasıyla sert gelebilir… Orta Çağ’da suçlamalardan aklanmak için üstesinden gelinmesi gereken ıstıraplı bir deneyimmiş çile; öyle ki, hayatta kalabilmek, bizatihi masumiyetin kanıtı olurmuş. Cemre’nin tecrübeleri, dünyasına gerçek anlamda yeni hayat ve neşe katarken, araştırmasını da anne-çocuk bağını gerçek zamanlı bir gözlem sistemine dönüştüren sonla o kadar da kötü değildi eminim. Şimdi bizler, onun yolculuğunun ve araştırmasının tanıklarıyız.

“Çifte Portre”nin fidanlığı bir kucaklaşmaydı. Anne ile çocuğun kucaklaşması. Ben ile ötekinin kucaklaşması. Fotoğrafçı ile imgenin kucaklaşması. Cemre bu kucaklaşmanın anlamını önce akademik ortamda, akademik bir dille kuramlaştırmaya girişti. Bunu gerçekleştirmenin güç olduğu ortaya çıktı. İşin altından kalkamayacağı için değil. O döneminin ve sürecin bir parçası ve görgü tanığı olarak[1], Cemre’nin kimlik, fotoğraf, çocukluk, annelik, ölüm, bellek ve portre geleneği gibi konuları kapsayan meseleleri kuramsal bir boyutta irdelemek için harcadığı yoğun entelektüel çabaya kefilim. Her biri uçsuz bucaksız çalışma alanları; bir de üstüne, kuramın hiyerarşik yetkesine yaslanmış çok fazla öznel gözlem ve yargı… Cemre sürecin bir noktasında, sanatçı olarak kendi sesinden daha fazla ağırlık taşıyan kuramsal bir zeminin kendisine hitap etmediğini keşfetti. Bu rotayı terk etmeye karar verdi ama bu karar, seçimini başta bir yenilgi olarak düşündüğü için, kendi kendisiyle giriştiği bir mücadeleye dönüştü.
Eğer Cemre’nin kararı diğer yönde olsaydı, huzurlarınızdaki proje anne ve çocuk imgelemine odaklı ikili fotografik portreler hakkında, uygulama temelli bir araştırmanın çıktısı olan bir doktora tezine evrilmiş olacaktı. Şu an görmekte olduğunuz iş de yine aynı araştırmaya yaslanıyor ama Cemre’nin bıraktığı noktadan çok daha zengin bir birikim bu. Üstelik haliyle, artık bir tez de değil; daha çok imgelerde ve sözcüklerde vücut bulmuş bir derin düşünme belki. Aynı zamanda, sanat dilinin fotoğraf aracılığıyla iletimi. Kaybetme korkusunun, doğum ve derin sevginin verdiği neşenin içinden geçen kişisel bir yolculuğun arşivi olduğu kadar, fotoğrafın psikolojik boyutunun sorgulanışı. Bir yandan da duyguların, ruhsal durumların, kişisel deneyimlerin ifadesinin “akademik” ya da “kuramsal” izahının bir sanatçının iç dünya izgesini nasıl ve ne kadar kapsayabileceği sorusuna açılan bir pencere de.
Bu anlamda, tüm duygularının, düşüncelerinin ve yaşamının nasıl evrildiğine baktığımda, inanıyorum ki Cemre bu mücadelede yenilmedi, ama “daha iyi yenildi.” Samuel Beckett, bir öyküden ziyade dile getirilemeyenin dile getirilişi olan ve “Mütemadiyen dene. Mütemadiyen yenil. Ne gam. Yine dene. Yine yenil. Daha iyi yenil.” biçimindeki ünlü deyişin geçtiği Worstward Ho öyküsünde, tekrar tekrar der ki: “Böylece devam. Her nasıl olacaksa devam. (…) Ayakta kalmaktan başka seçenek yok. Bir yolunu bul, kalk ve ayakta dur. Bir yolunu bul ve ayakta dur.” Rastlantıya bakın ki, Beckett bu öyküde ayrıca çocuklarla yaşlıların imgelerini, kucaklayan ile kucaklanan arasındaki psikolojik uçurumları ve köprüleri de bir araya getirir. Yazarın söz-imgeleri, bir çocuğun elinin onu kavrayacak ele doğru uzanmasından bahseder. Söz konusu “elinden tutma ve tutulma”, hepimizin duygusal olarak bildiği ama pek kolay dile getiremediğimiz bir olgudur. Onu görünce tanırız. Onu hissettiğimizde tanırız. Yokluğunu fark ederiz. Onu, biri bizi tutmuşsa taşırız, tutmamışsa da taşırız. Anne ile evladı arasında. Öğretmenle öğrencisi arasında. Gençle yaşlı arasında.


Ama, Beckett’in dediği gibi: Bir yolunu bul, kalk ve ayakta dur. Sadece ayakta dur! “Çifte Portre” belki de Yeşil’in kalkıp ayakta durmasının öyküsüdür. Burada bir sözcük oyunu var: Cemre’nin tüm bu ruh arayışı, kimlik inşası, yaşam değişimi süreci sırasında doğan oğlunun adı da Yeşil. “Çifte Portre” onun da öyküsü. Dünyaya gelmenin, kucaklanmanın, bir çift küçük ayak üzerinde usulca yükselmenin. Yolculuk başladığında o henüz yoktu. Ama şimdi o, bir yolculuğun tamamlanıp, yeni bir yolculuğa başlamasına vesile: Cemre Yeşil’in Millî Reasürans’ta yer alan sergisi, izleyiciyi büyümenin, bir kimlik kazanmanın metaforu olarak, süt dişi imgeleriyle karşılaşıyor. Bu sergide, çok sayıda geçiş töreni var böyle. Cemre’nin yirmi yaş dişini kaybetmesi, oğlu Yeşil’in ilk süt dişinin çıkması. Süt dişi görüntülerinin, anneler, çocuklar ve kimlik temalarını içeren bir fotografik yolculuk için metafor olmasına da şaşmamak gerek. Hélène Cixous’ya atfedilen bir kavram geliyor akla: “anglais” (ãglɛ- İngilizce), “langue-lait” (lãglɛ-söz-süt) olurken, kadın yazını “beyaz mürekkep” ile, kadın bedeninin sütüyle ilişkileniyor. Cemre’nin “Çifte Portre”si de “beyaz mürekkep”ten ilhamla, bir dizi “beyaz imge”. Bir kadının beden sıvılarıyla oluşmuşlar: orgazm, süt, gözyaşı. Kaybedilen için dökülen gözyaşları yanında mutluluk gözyaşlarını da hissedebiliyoruz. Fotoğraf aracılığıyla benliğini anlamlandıran bir kadının gözlerine eşlik ediyoruz.
“Çifte Portre”nin, fotoğrafçısının cinsiyetli kimliğini ele verdiğini inkâr etmeye gerek yok. Fotoğrafları çeken, anneliğin duygusal ve düşünsel anlamlarını araştıran kişi, proje sırasında anne olan bir kadın. Bu gerçek, projeye ilginç bir boyut katıyor. Ancak bu, Mary Kelly’nin, oğlunun ilk altı yaşını belgeleyerek ataerkil bir kültürde kadın kimliğinin ötekileştirilmesini araştırdığı Post-Partum Document, (1973-78) çalışmasında olduğu gibi, anneliğin kültürel bağlamının entelektüel bir yorumu değil. “Çifte Portre”, Rineke Dijkstra’nın 1994 tarihinde üç genç annenin (Saskia, Julia, Tecla), ilk kez görenlerde genelde bir şok dalgası yaratan fotoğrafları ile yaptığına benzer bir yapı sökümü de değil. Bu örneklerin her ikisi de fazlasıyla entelektüel, fazlasıyla yapı söküme odaklı. Cemre Yeşil’in Millî Reasürans’ta sergilenen fotoğrafları ve onları bir araya getirme biçimi, olguların (anneannenin kaybı, annenin yasına tanıklık, aşkı kaybediş, aşkı buluş, arzu, hormonlar, hamilelik, değişim, doğum, annelik) hem doğasına hem de kültürüne dair merakın doğrudan, çekincesizce irdelenmesi daha çok. Öte yandan “Çifte Portre” cinsiyete dair olmakla birlikte yalnızca öyle değil; aksine, cinsiyetle ilgili toplumsal normlardan bağımsız olarak, kucaklanmış ve kucaklamış olmanın anlamının hatırlanmasına dair. Baba da anne olabilir.
Burada fotoğraf, insan halleriyle ve varoluşun kendisiyle nasıl baş ettiğimizi ifade etme çabası olarak karşımıza çıkıyor. Her birimiz, çocukluğumuzdan kalma bize özgü yara izlerimizle birer yetişkin olurken, hem başlangıçta ama sonra yol boyunca da nasıl ayakta durduğumuz v e ayakta durabilmek için birisinin bizi tutmasına nasıl ihtiyaç duyduğumuz üzerine. Bu anlamda fotoğraf, belki de imgelerle daha kolay ifade edilebilen duyguların görsel telaffuzu. Dolayısıyla fotoğraf bir psikolojik araç özünde, kimileri için de zaten psikolojinin ta kendisi. Cemre’nin yaklaşımını, bu anlamda, imgelerin keşfetmek için üretildiği ve onlara keşfetmek için bakıldığı foto-psikoloji alanının içinde ele almak mümkün. İnsan doğamız ve kültürümüz için paha biçilmez bir kaynak. Cemre için, “Çifte Portre”de sorgulama alanları, evlat/torun olmak; anne olmak ve sanatçı olmakla ilgiliydi. İzleyici için, aynı fotoğraflar, tıpkı birer ayna gibi, kendi insanlık hallerimizi, kucaklama ve kucaklanma, birken iki olma, portreden özportreye ve çifteportrelere geçiş öykülerimizi ve bunları bir fotoğrafta ve muhtemelen, daha da daraltarak, aile fotoğraflarında görülme deneyimi olarak nasıl yaşadığımızla ilgili. Bu anlamda “Çifte Portre” kendi kişisel arşivlerimiz aracılığıyla benliğimize ve kimliğimize dair sorular doğuran görsel çeşitlemelerle dolu. Kimiz biz? Olduğumuz kişiye ne zaman dönüşüyoruz? Nasıl tuttular, kucakladılar bizi? Ve fotoğraflar bizi gerçekten anlatabilir mi?


Böyle bakınca, Cemre Yeşil’in “Çifte Portre”sinde bir araya gelen fotoğraflar, tüm projeyi kimliklerimizin fazlasıyla mahrem bir kısmına doğru yolculuğa çıkaran “kucak” kavramına işaret ediyor. Anne ile ilişkimize. Çektiği ilk fotoğraflar, annelerle yetişkin çocuklarının kucaklaşma görüntüleri. Millî Reasürans Sanat Galerisi’ndeki serginin nüvesini oluşturan da işte bu stüdyo fotoğrafları. Galeri alanının kalbi diyebileceğimiz ana salon, bu kucaklaşma imgelerini bir araya getirmekle kalmıyor, aynı zamanda izleyiciyi de anne-çocuk ilişkisini hatırlatacak biçimde duygusal bir uzama çekerek kucaklıyor. Bu fotoğraflara bakmak için farklı rotalar izleyebiliriz ama hangi rotayı seçersek seçelim, sonunda aynı sorulara ulaşacağız. Kimdir anne? Anne nedir? Anne rahim midir? Biyoloji midir? Yoksa anne, kucağında tutmak mı demektir? Kucak mıdır? Anne her zaman bir kadın mıdır? Annelik her zaman kadınsı mıdır? Bir annenin varlığı, bir annenin yokluğu nedir?
Anne-çocuk ilişkisine dair imgelerin sanat, popüler kültür ve gündelik hayat alanlarında dikkat çekecek ölçüde klişeleştirildiği bir kültürde, Cemre Yeşil bu ilişkiyi bir duygular sahnesine dönüştürdüğü yarı-stüdyo ortamında konumlandırıyor. Yaşamlarımızın stüdyosu o kadar farklı iken bir fotoğrafçının stüdyosunda yeniden ifade edilebilir mi? Ya da bir fotoğrafçının huzurunda? Cemre için, tüm projenin arkasındaki itki, kendi annesinin anne kaybını gözlemlemiş olmasına bağlanıyor. Göbek bağının son kez ve belki de gerçekten kopuşunun tanıklığı. Cemre kayıp ve keder duyguları ile ölüm kavrayışını, fotoğraf kanalıyla anlamlandırabilmek adına yetişkin çocuklar ile annelerini çifte portre çekimleri için poz vermeye davet etmiş. “Yetişkin çocuk” deyimi abes geliyor kulağa; tuhaf, hatalı bir kronoloji gibi. Yerini ısrarla koruyan ama zamanı şaşmış bir imge. Anne-çocuk bağını hatırlatan ama yetişkinlikte de olsa ayrılığın kaygısını da uyandıran. Cemre’nin fotoğraflarında anneler ve yetişkin çocukları yan yana gelirken fotoğrafçının varlığını unuttukları izlenimini uyandıracak biçimlerde poz veriyorlar: Dekor, geçmişten gelen bağlarını bir kez daha tesis ediyor; (fotoğraflayan) ötekine, (çifte) ben oluyorlar. Bu içten karelerde anne-çocuk bağı, adeta zaman donmuş gibi ortaya konuyor, ama aynı anda, zaman yoğunlaşmış ve o biricik anın içine sığdırılmış gibi. Bir çifte portre, fotoğraflanan özneler hakkında daha fazla bilgi içerdiğinden, alışıldık portrelerden çok daha ilginç. İki ayrı bedenin duruşu, birbirlerine yakınlığı, beden dilleri, birbirlerine dokunuyor ya da dokunmuyor olmaları… Her ayrıntı bir psikolojik ipucu. Portredeki çift, bir anne ile çocuğu olduğunda atmosfer daha da yoğunlaşıyor. Akla öncelikle gelen çifte portre, hiç kuşkusuz Batı ikonografisinin baskın anne-çocuk birlikteliği, Meryem ile İsa imgesi. Bu gelenek içinde Pieta temsili, Cemre’nin teşebbüsüne en yakın olanı; zira nihai hedef, kucaklanıyor olmanın ve bunun yansımalarının temelini oluşturduğu psikolojik bağın araştırılması. Pieta kompozisyonlarında, İsa açıkça yetişkin çocuktur. Sam Taylor-Wood’un 2001 tarihli videosu geliyor aklıma; sanatçı, kucağında oyuncu Robert downey Jr.’ı taşırken, hem fiziksel hem de psikolojik düzeyde bir başkasının vücut ağırlığını taşımanın zorluğunu gerçek anlamda sergiler orada. Anneler ve yetişkin çocukları. Yetişkin çocuklar ve anneleri. Karşılıklı bir kucaklama, taşıma hali. 2011 tarihli bir Orhan Cem Çetin fotoğrafı olan A ve B – Me&Ma da aklıma geliyor; kinayeli bir ismi var, Me&Ma: söyleyin, Türkçe “meme” gibi çalınıyor kulağa, annein memesi ve sütü.

Cemre’nin anneler ve yetişkin çocuklarından oluşan çifte portreleri, belli ki duruşların, kültür tarafından dikte edilmediği imgeler. Çok daha saf, ham, doğal bir ifade haline ulaştığı bu mahrem kareler kültürel olana yeniden bakma çabası da içerdiğinden, poz verenler kucaklandıkları ya da belki kucaklanmayı arzu ettikleri biçimi dışa vuruyorlar. Serginin omurgasını oluşturan bu fotoğraflara baktığımda, sahip çıkma, sıcaklık, şükran, yoldaşlık, hayranlık görüyorum. Cemre, projesinin parçası olmayı kabul eden anne ve yetişkin çocuklarını fotoğraflamış. Ancak, bu karelere çocukluk ve anneliğe dair çok sayıda başka imgenin eşlik ettiği sergi alanı, izleyiciye yalnızca davetkâr bir kucak sunmuyor. Sergiye girdiğinizde, süt dişlerinin, bebek fotoğraflarının, doğum, aşk ve neşenin içinden geçerek yürüyüp geldiğiniz salonda sizin için ayrılmış olan koltuk, tıpkı bir zaman kapsülü gibi, kucaklama ve kucakta taşınma hatıralarınızla birlikte kalmanız için sizi bekliyor. Orada biraz oturun. Kendi kucaklaşma(ları)nızı düşünün. Bir fotoğrafın, yoğunlaşmış bir şimdiki zamanın içinde, “gülümse” vitrinin ötesinde olduğunuzu hayal edin. O an, iyisiyle, kötüsüyle; bir fotoğrafta yakalanmış olsun olmasın, bizim eşsiz insanlık halimizdir.
[1] Ahu Antmen, Cemre Yeşil’in London College of Communication’da yürütmüş olduğu The Photographic Embodiment of Maternal Embrace: How Might the Photographic Double Portrait Extend Through and Beyond the (M)other and Adult-Child Constellation? başlıklı doktora araştırmasına danışmanlık yapmaktaydı.
Çeviri: Orhan Cem Çetin
































