Serdar Acar’ın tuval üzerine akrilik tekniğiyle ürettiği 79 eserden oluşan ve sanatçının 10 yıllık sanat yolculuğunu temsil eden “Günler” isimli solo sergisi, zamanı ölçülen bir çizgi olarak değil, deneyimlenen bir süreklilik olarak ele alıyor. Sanatçı, birbirine benzeyen fakat hiçbir zaman birebir örtüşmeyen günlerin izini sürerken hafıza, hatırlama ve unutma kavramlarını resimlerinde katmanlı bir anlatıya dönüştürüyor. “Günler”, kronolojik bir düzenin ötesine geçerek üst üste binen anların, küçük kırılma ve sessiz tekrarların oluşturduğu bütünlüklü bir zaman duygusu sunuyor. Bursa’ki Tayyare Kültür Merkezi’nde gerçekleşen sergiyi Acar’la konuştuk.
“Günler”, sanat kariyerinizin 10. yılını temsil etmesi bakımından özel bir sergi olarak gün yüzüne çıktı. Öncelikle bu serginin hikâyesi sizin için nasıl başladı, diye sorarak giriş yapmak istiyorum. Nasıl gelişti süreç?
Ben genel olarak 2026 yılını özel bir sene olarak anmayı umuyorum gelecekte; çünkü aslında “Günler” sergisi, 10. yıl sergilerimin ilki olarak düşünüldü ve açıldı. Önümüzdeki aylarda farklı şehirlerde kişisel sergilerim olacak ve aslında hem 2026 yılının hem “Günler” sergisinin bendeki en önemli ve samimi hikâyesi; Türkiye’de 10 yıl boyunca belli bir inanç ve ideale bağlı kalarak sadece sanat üretip bir yandan da var olabilmenin ve kalabilmenin küçük bir kutlaması gibi düşünebiliriz bu sergi ve seneyi.
Her sanatçı için belirli kırılma anları, bir dönüşüme/değişime işaret eden belirli noktalar vardır. 10 yılı geride bırakmak da bu anlamda önemli bir an olarak düşünülebilir. Sizin için bu süreçte en önemli dönüşüm anları, kırılma noktaları neler oldu?
Güzel okullardan mezun oldum ancak piyasaya dair çok fikrim yoktu, bu yönde bir eğitim ya da yönlendirme olmadığından. Kendi hâlindeliğini seven birisiyim. Atölyede, üretim sürecinde bir idealden bahsederken piyasada da böyle olacağını düşünüyordum ancak iç dinamiklerin farklı olduğunu anladığım, bu dinamiklere uygun bir yapımın olmadığını anladığım an ve kendime “kendi kendini temsil edebilmelisin” dediğim an sanırım en önemli dönüşümün ilk anıydı. Hem karakterimde hem de kariyer yönetimimde. Sanatsal anlamda soruyorsanız da pandemi diyebilirim. 2 yıla yakın süre ciddi bir izolasyon sürecim oldu ve o süreçte ilk defa renk kullandım. Renk kullanımı da hem çalışmalarımı hem beni hem de önceki siyah beyaz çalışmalarımı daha görünür hâle getirip daha geniş bir çevreye ulaşmamızı sağladı.


Bu 10 yıllık süreçte sizde ve sanat pratiğinizde neler değişti? 10 yıl önceki Serdar Acar ile bugünkü Serdar Acar arasında ne gibi benzerlik ve ayrımlardan söz edebiliriz?
“Bendeki” her şeyin iyi olduğunu düşünmemle alakalı değil bu, ancak karakter olarak değişime çok açık birisi değilim diye düşünüyorum. O yüzden değişimden çok dönüşüm diyebileceğim birkaç şey olabilir.
Mesela erken dönem çalışmalarımda daha çok “ben” üzerinden bir arayış hâlindeydim, şimdi daha çok “biz” üzerinden hikâyeler irdeliyorum. Daha sakin bir insandım ancak şu an iş konusunda bir şeylerin uzaması ya da aksamasını sevmiyorum. Daha tez canlı bir insana dönüştüm. Üretim sürecinde evet ama bizim işimizin işleyiş sürecinin zamana yayılmasını çok doğru bulmuyorum. Ve sanırım en önemli dönüşüm anların, hikâyelerin ve dilimin renklenmesiydi bu 10 yıllık süreçte…
Sergi, güncel pratiğinizi ve uzun süredir üzerine çalıştığınız başlıklara, kavramsal meselelere dair ipucu veren tuval üzerine akrilik tablolardan meydana geliyor. Sergide bir araya getirdiğiniz işler konusunda nasıl hareket ettiniz? Bu işleri kuşatan temel başlık sizin için ne oldu?
Bence “gün” en az “şey” kadar geniş bir evreni ifade ediyor ve her bir yeni gün aslında neredeyse sınırsız uyaran, hikâye ve an’la dolu.. Ben de doğrusu anların hafızası olmayı arzulayan birisiyim. Günler gözlerimin önünden akarken içinden işime yarayacak olan anları, sahneleri, duyguları cımbızlayıp çalışmalarımı bunlar üzerine temellendirmeyi seviyorum. Sergi ismi belirleme süreci ayrıca stresli bir süreçtir, ancak çalışmalarımdaki dolaylı direktliği sevdiğim gibi sergi isimlerimde de bu dolaylılığın ve direktliğin bir arada olmasını seviyorum. İsim böyle ortaya çıktı ve tüm sergiyi güzel sarmaladı diye düşünüyorum.

Sergide zaman meselesinin, hatırlama ve unutma edimlerinin önemli bir yeri var. Bu sizin sanat pratiğinizdeki önemli başlıkları işaret etmesi bakımından da kıymetli. Öncelikle bir kavram olarak zaman sizin üretimlerinizde kendisine nasıl bir karşılık bulur? Sizin için bu akışkan zamanın karşılığı nedir?
Sanırım anlar ve anılar ve bunları ifade eden görüntüler diyebilirim. Yorumlanmış gerçek olmadığı kadar gerçeği arayan ve yüzeyde gerçeklik yaratan görüntüler.
“Gün” kavramı zaman meselesi içerisinde değerlendirilebilecek özerk bir konu olarak düşünülebilir. Hem hızlı gelip geçerliliği hem de buna paralel bir şekilde hayatımızda iz bırakan günler önemli bir konu. Sizin için bu “birbirine benzeyen ama asla aynı olmayan” günler hayata dair nasıl bir bütüncül dünyayı/bakışı beraberinde getirir?
Aslında buna verebileceğim en doğru cevap günler sergisinde de yer verdiğim grid duvarım olabilir. Birbirine benzer gibi görünen ama akıp geçen ve bazen yakalamakta zorlandığımız günlerin içindeki detaylar gibi detaylarla arayışlarla anlam ve anlamsızlıklarla da dolu bir duvar.
Hatırlama ve unutma edimleri birçok açıdan güçlü eylemler. Öyle ki sizin tuvallerinizdeki figürlerin de gerçekleştirdikleri/ reddettikleri edimlerle izleyiciye birçok şey düşündürttüğü ifade edilebilir. Öte taraftan sadece hatırlama veya unutmayı değil, bunları koşut ve karşıt olarak birlikte ele almanız farklı bir anlam dünyasını da beraberinde getiriyor. Bu iki edim sizde nasıl iç içe geçiyor? Nerede birbirine karşıt, nerede koşutlar?
Ben kendi içinde pek çok zıtlık barındıran bir insanım. Duygu ve düşüncelerim de böyle. Çalışmalarımın, seri ve sergilerimin de böyle olmasını önemsiyorum. Ancak çok planlı yaşayan, hisseden, düşünen birisi değilim. Güne ve getireceklerine açık, almam gerekeni almaya hazır bir şekilde bekliyorum belki de. Bu güzel sorunuza çok özel bir örnek üzerinden cevap vermem zor bu yüzden. Çok genel ve doğru bir cevap verebilirim ama. Bazen bir resmin en kenarındaki hiç belki de hiç önemli görünmeyen bir köşesinde diyebilirim. Ancak çalışmaların doğrudan ben gibi olması bana benzemesini önemsediğimden hemen hepsinde, bir şekilde, doğru bir açıdan bakılırsa bahsettiğiniz karşıtlığı, iç içe geçmeyi görebilirsiniz.

























