Tayfun Pirselimoğlu, sineması, edebiyatı ve görsel üretimi üzerinden uzun yıllardır aynı temel sorunun etrafında dolaşan bir sanatçı olarak dikkat çeker: İçinde yaşadığımız dünyanın giderek anlaşılmazlaşan yapısı karşısında insan neyi kavrayabilir, neyi açıklayabilir? Sanatçının eserlerinde sıkça karşılaştığımız karakterler, tıpkı Yol Kenarı filmindeki gibi, olup bitenlerin anlamını çözmeye çalışan ama her adımda yeni bir belirsizlikle karşılaşan figürleri ön plana çıkarır. Tam da bu nedenle Pirselimoğlu’nun sanatsal üretimleri yalnızca bireysel hikâyeler anlatmaz; aynı zamanda çağımızın ruh hâline, anlam kaybı ve varoluşsal sıkışmışlığına dair de yeni bir düşünme alanı açar. Onun dünyasında gerçeklik sürekli yer değiştirir, neden-sonuç ilişkileri bulanıklaşır ve izleyici ya da okur, kesin cevaplardan çok sorularla baş başa kalır.
Tayfun Pirselimoğlu’nun İstanbul Concept Gallery’de gerçekleşen “Gerçekten, Neler Oluyor?” başlıklı son kişisel sergisi de sanatçının uzun yıllardır sürdürdüğü söz konusu bu arayışın yeni bir durağı olarak görülebilir. Geçmişin bir türlü çekip gitmediği, geleceğinse bir türlü belirginleşmediği bir zamanda Pirselimoğlu, resimleri aracılığıyla hep aynı soruyu yöneltiyor kendisine ve topluma: “Gerçekten, neler oluyor?” Bu soru sergide yalnızca bir tema veya çıkış noktası değil, aynı zamanda izleyiciyi kuşatan temel atmosfer olarak da dikkat çeker. Anlamın parçalandığı, gündelik hayatın giderek daha tuhaf ve kırılgan bir hâl aldığı günümüzde sanatçının işleri kesin açıklamalar sunmak yerine bu belirsizlik alanını görünür kılar; izleyici hem kendi algısını hem de içinde bulunduğu zamanı yeniden düşünmeye davet eder. Tayfun Pirselimoğlu ile son kişisel sergisi “Gerçekten, Neler Oluyor?” üzerinden son dönem işleri üzerine konuştuk.
Yeni kişisel serginiz “Gerçekten, Neler Oluyor?” İstanbul Concept’te izleyicilerle buluştu. Sergi, adını Yol Kenarı (2017) filminizde geçen bir sorudan alıyor ve birçok açıdan aslında izleyicileri de bu büyük soru etrafında düşündürüyor. Öncelikle serginin başlığını, bu başlık etrafındaki hikâyeyi sorarak giriş yapmak istiyorum. Bu başlık sizin zihninizde sergiyle nasıl birleşti?



Yol Kenarı kıyametin yaklaştığı korkusuna kapılmış olan bir kasabayı anlatır. Ahalinin arasında Mehdi’nin aralarında olduğuna dair bir söylenti yayılmış, türlü türlü acayiplikler belirmiştir. Bu tuhaf hâl içerisinde olan bitenlere mânâ veremeyen bir adam Mehdi olduğu ihtimalini kafasından atamadığı kişiye, cevabı sırf o bilebilirmiş gibi sorar: “Gerçekten, neler oluyor?’’ Bu soru çok uzun zamandır benim de kafamın içerisinde dönüp duruyor. Bu memleketin, bu dünyanın gidişatında olup bitenlere, garipliklere, mânâsızlıklara akıl erdiremediğimden gerçekte neler olup bittiğini, bu absürtlüklerin arkasında neler olduğunu merak ediyorum. Bunu kitaplarımda, filmlerimde, yazıp çizdiklerimde sorup duruyorum. Bir cevap alabilmiş değilim tabii ki. Ancak sanatın böyle bir işlevi de var; bir cevap alamasanız da, alamayacağınızı bilseniz de sorular sormak.
Serginin başlığı da aslında sizin disiplinlerarası tarafınıza ve çalışmalarınızın birbirini nasıl desteklediğine/etkilediğine dair iyi bir örnek. Yazar, yönetmen ve ressam olarak işlerinizi bir bütün olarak görmek, bu açıdan değerlendirmek mümkün. Bu noktada herhangi bir disiplinde üretim yaparken bütün bu alanlar sizi nasıl etkiliyor? Üretimleriniz birbirlerini nasıl besliyor?
Beni besleyen, içinde olduğumuz bu hayatın tuhaflıkları. Zihnimde bir fikrin oluşmasına neden olabilecek çok “şeyle” karşılaşıyorum. Aldığım notlar sonrasında ya bir romana, ya bir senaryoya ya da bir serginin temasına dönüşüyor. Aslında bütün bu disiplinler iç içe. Bazen bir senaryo olarak tasarladığım hikâye bir romanın bir bölümü olarak beliriyor. Bazen de bunların çağrışımları bir resmi çizmeme neden oluyor. En çok da peşine düştüğüm karakterler iç içe girip olmadık yerlerde beliriyorlar.


“Gerçekten, Neler Oluyor?” birçok açıdan hem sanatçının bu soru etrafında dönenen işlerini bir araya getirmesi hem de izleyiciye de bu soruyu çok yönlü bir şekilde sordurması bakımından özel bir sergi. Bu soruyu düne, bugüne ve geleceğe yönelik olarak sormak mümkün; ancak özellikle bugün bağlamında bu soruya verilecek cevaplar çok kıymetli. Sizi özellikle bugün üzerine düşünmek ve onu resmetmek üzerine yönlendiren temel motivasyon ne oldu? Bu soruyu hangi perspektiften ele aldınız?
Bugün yaşadıklarımızla alakalı bir sıfat arayacak olsak ilk aklımıza gelen muhtemelen “tuhaf” olurdu. Ben en başından beri bu tuhaflığın peşindeyim ki bunun nedeni de içine bir şekilde düştüğümüz bu hayatın kendisi. Bu sadece varoluşsal bir mesele, deruni bir açmaz değil. Bizatihi ete kemiğe bürünmüş bir absürtlüğün tezahürü. Ben büyük kitlelerin sanki yokmuşcasına davrandıkları, daha da fenası muhtemelen farkında bile olmadıkları bu karmaşa durumunu irdeliyorum. Herkesin bu cinnet hâlini kabul etmişliğine akıl sır erdiremiyorum. Mânâ burada buharlaşıyor, ya da her kelime bir başka anlama bağlanıyor. Bunu işaret etme çabasındayım. Sözünü ettiğim durumun daha önce hiç olmadığı ölçüde kabarmış olmasının, sürekli büyümesinin kendi üretimimim adına bereketli olduğunu da kabul etmem gerek. Akıp giden bir garipliğin içerisinde sürükleniyoruz.
Sergi, “mânânın buharlaşması” noktasından hareket ediyor ve aslında bugünün anlam dünyasında ne kadar büyük boşluklar olduğunun da altını çiziyor. Peki günümüzde mânâyı buharlaştıran nedir? Mânânın sizin üretimlerinizdeki yeri ve anlamı nedir?
Yukarıda az çok belirttim sanıyorum. Mânânın erimesi daha önce var olduğuna inandığımız referansların harekete geçmesi, yerlerinden kopması ve belki de yok olmalarıyla ilgili. Hayatımızın kazandığı hız idrakimizi ve tasavvurumuzu çok etkiliyor. Bu belki de insanlık tarihinde hep olagelen sıradan bir hikâye ancak kabul etmeli ki, bugün daha önce hiç olmadığı ölçüde kapıldığımız yüksek bir hız, menzili meçhul bir sürüklenme hâli de var. Bu günlük hayatımızı da, idrakimizi de, sanatı da, geleceğe dair beklentilerimizi de etkiliyor. Bunun getirdiği yeni bir etkileşim modeli oluşuyor. Amok koşucularından bahseden Zweiglere en çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönemdeyiz bence. Sahte ile hakikinin en çok karıştırıldığı bir zaman bu. Hakiki olanı hak ettiği mânâya kavuşturmanın, en azından bunu işaret etme çabasına girmenin sahte olanların tedavülünü ortadan kaldıracaktır diye bir hüsnü kuruntum var.

Bir önceki sorunun devamı olarak bugün için sanatta anlam nasıl bir perspektifle ön plana çıkıyor ve nasıl daha büyük bir dünyaya işaret ediyor: “anlam üretmek” mi “anlamın kaybını görünür kılmak” mı?
Mesele üretilenin zarfının da mazrufunun da ve nasıl meydana getirildiğinin de namusuyla alakalı. Günümüzde, boşaltılan “mânâları” sadece yeni ya da farklı olduğu için makbul görülen sahteliklerle ikame eden bir eğilimin ağırlığı hissediliyor. Tuhaf bir şekilde bu eğilim saldırgan bir epidemi şeklinde. Bunun daha önce sözünü ettiğim “yeni hayatımızın” bir tezahürü olduğu aşikâr. Tabii olarak sanat da kendi hercümercini yaşıyor.
Öte taraftan “anlamın çözülmesi” veya “mânânın buharlaşması” fikrini çağımıza özgü bir durum olarak mı, yoksa insanlık tarihine yayılan daha geniş bir varoluşsal krizin güncel bir tezahürü olarak mı görmek gerekir? Bu bağlamda sanat pratiğinizin bu anlam kaybına karşı bir direnç noktası olarak görmek mümkün mü?
Daha önce de söz ettim; insanlığın en başından beri yaşadığı, bir ölçüde tekrarladığı bir hikâye bu. Nedir ki, bizim bugün içinde olduğumuz dünya hem niteliksel hem de niceliksel olarak daha öncesinden önemli farklılıklar barındırıyor. İnsanlık tarihi içerisinde büyük sıçramaların olduğu zamanlarda büyük kafa karışıklıklarının meydana geldiği bir hakikat bu arada. Sıkıntılı olan bizim buraya denk gelmemiz! Ben bu karmaşa hâli içerisinde varolma çabamı sanat üzerinden sağlamaya çabalıyorum. Bunu yaparken de kendi gözlemlerimin izini sürüyorum. Sanat bu bağlamda etrafımda olan biteni kavrama ve ayağımı basabileceğim bir zemin arama çabasını barındırıyor. Sanat bir başına kurtarıcı olmayabilir ancak kabul görenin karşısında başka istikametlerin varlığını işaret etme ihtimalini barındırır.
“Tuhaf olan” ve “tuhaflık” sizin üretimlerinizdeki önemli meselelerden/başlıklardan biri, ki izlerini bu sergide de görüyoruz. Bu sergideyse tuhaflığı belirli noktalarda belirsizlikle iç içe görüyoruz. Sizin için tuhaflık ne tür bir düşünceye işaret ediyor ve tuhaflıkla belirsizlik arasındaki ilişki bize sizin düşünme sahanıza dair ne söyler?
Son zamanlarda dillere düşen “post truth” politik bir ifade olmanın ötesinde genel bir anomaliyi işaret ediyor. Nedir ki, bunu tanımlayacak olan her neyse o da enfekte. Orta Çağ’da Avrupa’nın bir kısmında ahali arasında bulaşıcı şekilde yayılan çıldırarak dans etme hâli gibi bir durumun içerisindeyiz sanki; ancak hemen herkes bu dansa dahil olduğundan bunun bir aykırılık taşıdığı pek de idrak edilemiyor. Bu toplu dansın dışında kalanların kapıldıkları dehşet biraz da çaresizlikten. Ben bu “hayatın” içerisindeki bence tuhaf olan parçaları topluyorum. Bunun kendi içerisinde barındırdığına inandığım muziplikleri de arıyorum. Tuhaflık ironiktir, müphemdir ve merak uyandırır.

Tekrar, işlerinizde görünür olan ve özellikle de çağdaş sanat bağlamında çok katmanlı bir fikir olarak ele alınabilir. Sizin resimlerinizde/üretimlerinizde de bu tekrarın bilinçli bir şekilde ön plana çıktığı söylenebilir. Bu noktada tekrar eden olgular, motifler, semboller, figürler sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?
Her şeyin başladığı, bittiği ve tekrar başladığı fikrindeyim. Bundan fatalistik bir anlam çıkmıyor bence; tersine, bitiren “benle” başlayan “benin” farklı olduğunu, dahası bunun bir tekamülü içerdiğini düşünüyorum. Bu anlamda diyalektik bir süreç. Her tekrar yeni bir tekrardır. Dolayısıyla tekrar etme hâli bu hayatın bir hakikati olarak var işlerimde. Filmlerimde de, romanlarımda da böyle. Resimlerde sürekli tekrar eden, dönüp duran motifler, suretler kullanıyorum.
Resimlerinizde belirgin bir anlatı kurmaktan ziyade belirli noktalarda anlatıyı bilinçli olarak parçaladığınız söylenebilir. Bu yaklaşımı izleyicinin anlam üretme sürecini özgürleştirmek ve ona da alan açma düşüncesi üzerinden okunmak mümkün mü? Bir bütün olarak serginin anlatı dünyasını geliştirirken zihninizde nasıl bir fikir vardı?
Resimlerimin her biri uzun bir sürecin, mufassal bir hikâyenin birer anına tekabül eden resimler. O kalabalıkları oluşturan bireylerin her birinin de temsil ettiği bir “an” var. Bunlar da birer tuhaflık sekansı aslında. Serginin tümü zihnimde akan uzun bir hikâyeyi aktarıyor. İzleyici onları kendi meşrebince birbirine bağlayabilir diye umuyorum.

Sergideki figürlerin birçok açıdan tekinsiz, kimliksiz veya belirsiz göründüğü, böyle bir düşünceye işaret ettiği söylenebilir. Bir bütün olarak sergi göz önüne alındığında tüm bu figürleri birer karakter olarak mı yoksa bir parçası oldukları durumların birer temsilcisi olarak mı kurguladınız? Figürlerdeki bu hissiyat nasıl gelişti ve sergiye nasıl bir ruh kattı?
Resimlerimdeki figürler yazar olarak kalemi elime aldığımda karşıma dikilenler aslında. Sanki onlar hep bir yerlerdeymiş de kendilerinin görünür olmalarını bekliyorlarmış hissiyatındayım. Evet, hemen hepsi tekinsizlikle malul ama derin bir ironi de barındırıyorlar. İçine düştükleri hayatın kendilerini sürükledikleri bir satıhta görünür olmanın tedirginliğini taşıyorlar.
Serginin izleyiciye alan açan, onu sadece gören değil aynı zamanda işlerle beraber düşünen bir figüre dönüştürmeniz bence bir diğer önemli konu. Her bir işte izleyicinin zihninde bir başka sorunun veya evvelki işlerden birinde başlamış bir sürecin devam ettiği ifade edilebilir. Peki (ki bunu diğer disiplinlerdeki üretimlerinizle paralel düşünmek de mümkün) izleyicinin konumunu, sergiyle kurduğu/kurabileceği diyalogu nasıl görmek gerekir? İzleyicinin sergiyle kurduğu/kurmasını istediğiniz diyaloga dair ne söylersiniz?
Bu diğer yaptığım işlerle de ilgili. Kendimi cevaplar sunmak yerine sorular sormakla mükellef görüyorum. İzleyicinin kendisini sorgulayıcı konumunda görerek ilişki kurma niyetine karşılık başka türlü bir denklem oluşturulması gerektiğini düşünenler tarafındayım. Günümüzde izleyicinin tüketici sıfatını almasından sonradır ki -özellikle sinemada- sanat adına tehlikeli bir durum oluştu; sürekli talep eden, bu talebin de sadece kendi istediği şekilde yerine getirilmesi gerektiğini düşünen bir kitleyle karşı karşıyayız. Bunun gereğinden fazla ve bir o kadar niteliksiz işlerin çoğalmasına büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla izleyiciye bir tefekkür alanı açan, ilişki için iki taraftaki kapıyı da açık tutan bir “sanatın” peşindeyim diyebilirim.


























