Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Eleştiri

Kuşların son günü : Kayıp Sular, müsilaj

Sanatçı Elmas Deniz üretimleri üzerinden tatlı ve tuzlu sulara, kaybolan derelere, insan eliyle yer altına indirilen sulara değerek geçmişten bugüne ve muhtemel geleceğimize bakıyor.

Elmas Deniz Keder, 2019, 
İki kanallı video heykel yerleştirmesi
, 15’
Ed. 5 + 1 A.P (Video görüntüsü)

SU- Argonotlar[1]

İstanbul’da, ilk defa adalara gittiğimde ikibinlerin başlarıydı. Denize elimi soktuğumda su, tatlı ve durgun sularda olduğu gibi hafif kaygandı. İçimden böyle olmaması lazım diye geçirdiğimi hatırlıyorum. “Bu suda yüzülmez ya” dedim. Daha sonraları Pelin Tan, David Harvey[2] geldiğinde bizi Burgazada’ya götürmüştü, denize de girdik, hızlıca kendimi suya attım ve hemen çıktım. Ama en iddialı maceram Pilvi Takala[3]’dan cesaret alıp bir grup insan, tekneyle yanaştığımız Kız Kulesi yakınlarında boğazın -o zamanlar artık pırıl pırıl olduğu iddia  edilen- sularına atlayıvermekti. “Umarım” dedim, “Ölmeyiz!” şimdi anlıyorum ki, meğer ölecek olan biz değil denizmiş. İçinde olduğumuz Büyük Yokoluş[4]’u düşününce, ilk soru şu olmalı: Önce insan mı ölecek(tamamen yok olacak) yoksa çevresindeki canlılık mı? Orman mı? Deniz mi? Binlerce yıldır bilinen haliyle yaşam mı? Düşününce, fazla bir fark yok aslında. Domino taşları gibi, yitirilenlerden diğer yitirilecek olanlara… Böceklerden kuşlara, kuşlardan bitkilerin bazılarına… Birbirlerine neresinden ve nasıl bağlı olduğunu bilmediğimiz bu ekosistemin her bir üyesini, sınırlı algılayışımızla kavradığımıza inanarak, değerlendirip, bağlamlara yerleştirip eylemlerimizle tüm bu varlıkların ekosistemdeki gerçek bağlarını köreltmekteyiz. Hoyratlık denilebilir buna, züccaciye dükkanındaki fil gibiyiz. Benzetme yaptım ama bizler fillerin de neslini tüketmek üzereyiz.[5] 

Kuşların soyunun tükendiği gün yaşıyor olmak bana en acı veren günlerden biri olacak. Sizinle birlikte ben de pişmanlık ve suçluluk hisleriyle acı çekecek, kahrolacağım. İnsanlığa uçmak gibi bir fikri veren bu muhteşem yaratıklar ya hiç var olmasaydı? Nerede okuduğumu hatırlamıyorum: Sadece insanın yaşayan tek canlı olduğu bir dünya korkunç olmaz mıydı?

Tuzlu Suyun Sıkıntısı

Propontis, yeni adıyla Marmara Denizi birkaç yıl önce suları turkuaz mavisi yapan bir bakteri şenliğiyle bizi kandırdı. O gözalıcı mavi yeşil Maldivler havasından herkes gibi ben de çok memnundum. Ancak şu an neredeyse aylardır artık iyice görünür hale gelen ve kuzey Ege kıyılarına doğru ilerleyen müsilaj ile dolu. Bu bir tür taşma, satürasyon durumu, daha fazla kirliliği kaldıramayan denizin oksijen dengesinin bozulması ve bunun görünür olması. Bugün müsilaj, yarın oksijensizlikten pembeye dönmüş başka bir bakteri tabakası, köpürme, ama hep başka bir aşırılık, önceden öngörülemeyen daha da bilinmez bir doğa tepkisi ile karşılaşacağız. Müsilaj, sanayi kirliliği ve kutusunda “sucul ortamda toksiktir” yazan maddelerin artan ev içi kullanımıyla da ilişkili muhakkak. Bir madde “canlılığı” öldürüyorsa insanın bumerangıdır. Gider geri döner, ve evet, insanı öldürür.[6]

Atıklarımızın akıbetiyle ilgili daha önceden bir iki iş üretmiştim.Tüketim kültürü, durmadan biriken çöpler ve özellikle plastik türevi atıklar meselesini konu edindigim Multu Koleksiyon (2012),  Sümerbank (2012),  Hata I ve II (2012) gibi işlerimdi. Tek Kişilik Yaşam Kalitesi (2012) ismini verdigimvideo işimde; masada karşılıklı oturan bir kadın ve adam görürüz. Bu karakterler; çöplerini atmayan, daha doğrusu atamayan, obsesif kompulsif toplayıcılık bozukluğu olduğu iddia edilen (kendimin canlandırdığı) bir “hasta” ile, onu bu huyundan vazgeçirmeye çalışan toplumsal konsensüsü simgeleyen bir ruh doktorudur. Bu video ile toplumun alışılagelmiş bir dizi mutabakatının mantık bakımından ne denli problemli olduğunu görünür kılmak istedim. Elinde plastik boş yoğurt kabı tutan hasta şöyle der: “Evden bu ambalaj kutularını atarsan yaşam kaliten artacak diyorsunuz, ama sizin attıklarınız yok olmuyor ki! Önce denizlere karışıyor sonra okyanusta son buluyor! Ve ben ruh sağlığı bozuk olan kişiyim öyle mi?!” Çöplerimizle ilgili bir çözüm üretebilmiş değiliz ve bu tüm dünyada tüm insanlık olarak yaşam kalitemizi etkiler hale geldi. Okyanuslardaki nano plastik miktarı canlı planktonlardan daha fazla ve bu plastikler çoktan besin zincirine dahil oldu. Mecburiyetten değil ha, ambalajı olmasa da olabilecek gıdalar, kapitalizmin göz boyaması mı artık her neyse, minicik ürünlerin dev ambalajları gibi sinirlerimi bozan şeyleri bu filme taşımıştım. Yaşam kalitesinin ne olduğuna ve ne olabileceğine ilişkin fikrin de zaten kapitalist toplum değerleri üzerinden türetilmiş olduğunu vurgulamak istedim. Tek kişilik bir yaşam kalitesi mümkün değil; soluduğumuz havanın kalitesi, yediğimiz gıdaların kalitesi, çevrenin temizliği bunlar bireysel olarak elde edilebilir veya korunabilir şeyler değiller. Bu videonun son sahnesindeki “bu okyanusa karışan çöpler” meselesi ise hemen bir sonraki işimin mayası oldu.

Bir gün Sarıyer Sahilinde yürürken, deniz geri çekilmiş olduğundan beton sahilin kıyısında normalde su olan yerde ufak bir miktar kum ortaya çıkmıştı, gözüme takıldı. Oraya indim, avuçlarıma aldığım kumun aslında insan yapımı materyalden, çoğunlukla bizim attığımız cam şişeler ve ufalanmış inşaat atıklarından oluştuğunu farkettim.[7]  Panoramanın Altında,birkaç yıl sonraCarolyn-Christoph Bakargiev’in biçimlendirdiği 14. İstanbul Bienali Tuzlu Su’da yer aldı.

Elmas Deniz, Panoramanın altında, 2015 Baskı, kum ve naylon poşet.

Kirliliğin, çevrenin zarar görmesinin, insan bir manzaraya bakar ve keyif alırken, yani onu tüketirken “görünmez” olmasıyla ilgili düşünmüştüm, çevre felaketlerinin her zaman görünür olmadığını düşünüyordum. Bir vakitler görünmezligine dikkat çekmiş olduğum problem üzerinden uzun yıllar da geçmedi, yaklaşık on yıl, müsilaj nedeniyle kirlilik artık görünür durumda. “Panoramanın Altında” değil “Panormanın Ortasında” hatta “ta içinde” ve yüzeye çıkmış durumda, hatta öyle ki Panorama yok oluyor.

Daha yakın bir tarihte geçen sene, Şişhane’de video odaklı gösterimler yapan Bilsart’da Böcek Adasında Bir Görüşme (2020) ve hemen ardından bir versiyonunu daha sonra Pera Müzesi’nde küratörlüğünü Elena Sorokina’nın yaptığı Kristal Berraklığı sergisinde gösterdiğim Böcek Adası (2020) isimli video çalışmamın, bir kısmını çocukluğumu geçirdiğim yerde, Ege denizinde çektim. Deniz kabuklularına; yani deniz minareleri, midyeler, madyalar ve badalanlara kahve ikram etme jestimin/girişimimin bulunduğu ve bu videodaki bence en can alıcı kısmı ise Burgaz Adası’nda vapurdan inince hemen sağ tarafa yürüyüp indiğim ilk koyda çektim. Koronavirüsü yüzünden tek başımaydım, suda kirliliğe en dirayetli siyah midyeler dışında pek de ufak kabukluya rastlamadım ama yine de su suydu; şeffaftı. Bu sahnede ben bir fincan kahveyi suya daldırıyorum, iki sıvının yani kahvenin deniz suyunda dağılmasını (insanın kendi düşünüşünün arızalarını sembolize ediyor) görüyoruz. Bugün aradan çok zaman da geçmedi, benim o videoyu şu an aynı sularda çekebilmem mümkün değil. O sular müsilaj da denilen denizin stres yanıtı olduğu söylenen bir şeyle, bir tür salyayla kaplandı.

İnsan eliyle oluşan kirliliğe direnen bu dilsiz-sessiz deniz yaratıklarının azalan oksijenle yaşamaları yeni değil. Denizlerin oksijen kaybettiği, giderek ısındığı ve içerdiği canlı çeşitliliğinin üçte ikisini kaybettiği uzun süredir biliniyor.[8] Benim dikkatimi çeken insanın dışarıda bıraktıklarını uçsuz bucaksız oluşu (değerlerinin ender olanla, az bulunur olanla şekillenmesinden olacak) bu yaratıkların kimselerin dikkat etmediği bir kadere maruz kaldıklarıydı. “Çoğu gerçek onları hep oradaymışlar gibi kabul etmek yerine, nasıl birer gerçek haline geldiklerini anladığımızda daha ilginç olur.”[9] Bizler, yani bizim türümüz, hâlâ böcekler gibi ekosistem içinde önemli bir bütünü korumak yerine Kutup ayıları gibi ilişki kurabildiği sevimli bulduğu sembol hayvanların korunmasına kaynak ayırıyor[10], Ekosistemin karakterinin bir sistem olması bilgisine veya birbirine bağlı bütüncül karakteriyle ilgili bir tür inatçı anlayışsızlık içindeyiz. Dikkatimizden kaçanları yok sayıyor, hatta önemsememekten dolayı onları kaderleriyle başbaşa bırakıyoruz. Ebatların veya “büyüklüklerin politiği” de diyebileceğim bir şey bu, belki bende bu “küçüklüklerin politiğidir”. Bir şeyin sayıca fazla olması veya anıtsal olmaması o şey her ne ise onun önemsiz olmasını gerektirmez. Müsilaj önce denizdeki ufak canlıları öldürecek, birkaç bakteri ve virüsün aşırı üremesine yol verecek, bu dengesiz hareketin etkisiyle balıklar, sonra onlardan beslenen kuşlardan hassas olanlar yok olacak zaten kirlilikle çeşitliliği azalmış bir evrende ne yaparsak yapalım bir nihayette bu birkaç tür de yok olacak. Bu yazıyı yazarken Humboldt hakkında Andrea Wulf’un yazdıklarını okuyordum, her şeyin birbirine bağlı olduğu bir doğa fikrini bizlere kazandıran ilk kişi olarak tarif ediyor Humboldt’u. “Doğadaki en ufak parçayı bile ayırmadan bağlarıyla incelemek” diyor. Bunu içselleştirebildiğmizi hiç sanmıyorum.

Tatlı Suların Sıkıntısı

“Büyük nehirlerin ismini biliyoruz, ama ya küçük sular? Dereler? Onlardan da ufak sular?” Bu benim Yedinci Kıta başlığıyla Nicolas Bourriaud küratörlüğünde gerçekleşen 16. İstanbul Bienali için ürettiğim işlerimin çıkış noktasıydı. Coğrafyadaki tarifsiz tahribatımız oldukça eskilere gidiyor, küçük çaylar dereler şehirlerde kurduğumuz yaşam alanlarımızın etrafında değil. Temsil imkânı bulunmayan çokluklar veya sınırları belirsiz olduğu için tahayyülümüzden kaçanlar, kullanışsızlıklar. Su, göl, dere, nehir, deniz bu kelimelerin neye karşılık geldiğini düşünürken bu su kütlelerini etrafındakilerden nasıl ayrı tutabiliriz? Bunlar nasıl top, kalem kelimeleriyle ifade ettiğimiz katı somut formlarla benzer tanımlı sayılabilir? Anlıyoruz ama şiir gibi anlamamız lazım. Bir nehir bir kişi midir? Bir derenin taşları, beslediği hayvanlar, bitkiler, hatta sularının karıştığı deniz bile ayrılmazken. Veya kendi zamanımıza göre hayal ediyoruz. Elli senedir akamayan bir dere için kurudu diyoruz, oysa döngüsü belkide 300 yıllık? Tam da her 150. yılda bir taşıyor belki?

Ben bir dere kenarında büyüdüm, evimizin hemen iki üç metre yanından küçücük bir dere akıyordu. Denize genişçe bir sulak araziye dönüşerek karışan bu derenin bir ismi olmadığını çok sonraları farkettim. Bu derenin yok oluş hikâyesi ve tarihini konu edindiğim; İsimsiz Bir Derenin Tarihi (2019) isimli çok parçalı bir enstalasyon ürettim. Derenin kendisinin hiçbir yerde görünmediği ancak değdiği değiştirdiği beslediği şeyleri ilişkilerini içeren bir iş ortaya çıktı. Derenin tatlı sularından beslenen ve küresel ısınma nedeniyle bir parazit istilasıyla soyları tükenmekte olan Pinalar, aynı dereden beslenmiş pina midyesinin MÖ 400’lerdeki bir para üzerindeki temsili, benim 90’larda bu pinalardan çıkardığım gerçek inciler, bu az bilinen deniz canlısı dere ile bu dolaylı ilişkisi ile bu işin parçası oldu.

Dolayısıyla su, benim imgelemimde çeşmeden akan veya şişeyle satılan bir şey olmadı hiçbir zaman. Su toprakta ağaçlarıyla, bitkileriyle, hayvanlarıyla akar denize gider. Siyah minareleri, sürekli yakalamaya çalıştığımız kurbağa yavruları, beslediğimiz su kaplumbağaları, su yılanları, helikopter böcekleri, üzerinden sıçradığımız derenin taşları arasında sürekli akan bu su kenarında büyüdüm. Japon şemsiyesi denilen bitkinin yabanileri, kargılar, su naneleri, sazlar… Derenin “Etrafındakiler”. Bilim insanlarının Riparian ekosistemi dediği şey. İşte İstanbul’da yer altına alınmış sular hakkında düşünürken kaybedilenin basitçe su değil, etrafındakiler ile birlikte su olduğu hep aklımdaydı. Bazı bilgiler, hisler ve deneyimlerin aktarılması zordur. Bir türlü karşılığını bulamaz havada kalır. Deneyimi yaşamışlar ile yaşamamış olanlar arasında. Şehir belediyesinin asker nizamı dikilmiş hepsi birbirinin aynısı olan ağaçlara isyan eden bir deneyim.

Bu bahsettiğim derenin suyu içilmezdi ama temizdi, seksenlerin sonlarından bahsediyorum,  insanların her gün daha da kirlettiği sulardandı. Kirlenme o zamanlar üst mahalledeki birinin tuttuğu balıkları derede yıkaması veya birilerinin suya işemesi filan ise şimdilerde kirlenmenin nano-plastik partiküller ve kimyasal azmanlıklara dönüşmesi korkutucu olan şey. Islah adı altında suların yeraltına alınması ile, toprağa ve denizlere verilen zararı birkaç bilim insanından başka bilen de bunu dert eden de kalmıyor. Doğanın bilimsel araştırmaya bırakılması ve ondan elimizi eteğimizi çekmemiz esas onu yıpratan şey.

Yaşamazsak orada, nasıl yaşamı yaratacağız?[11] Bilmediğimiz bir şeyi nasıl koruyacağız? Doğa ile ilişki biçimlerimizi yeniden hayal etmemiz gerekli. İlişki biçimimizi manipüle eden değer yargılarımızı incelemek gerekli, burda Raymond Williams’ı yine anmak zorundayım.

Antik Lycos nehrinin tam üstü şu an Vatan Caddesi. Sulukule ismini yine bu sudan alıyor. Çağlayan gerçekten suyun döndüğü genişçe bir şelale, Büyükdere caddesi gerçekten büyük bir dere. Sıraselviler caddesinin selvileri neden yok? Ortaköy kocaman bir dereyi yutmuş. Gümüşsuyu caddesinin suyu nerede?  Pangaltı’da takıldığımız Biracı aslında kocaman coşkuyla akan bir nehir kıyısında olabilirdi, Ramada’dan aşağıya gürül gürül su akarmış meğerse. Kurtuluş caddesinden aşağıya doğru Dolapdere’ye inen sokaklardan birisi de bu derenin kolarından, Arter’in önünden aslında kocaman bir tatlı su akıyor. Neyi kaybettiğini bilememenin daha acıklı bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Arter’in önündeki süs havuzuna dikkatle bakıyorum ve caddelerin isimlerinden biliyorum ki o havuzun altında su akıyor.

Jacques Pervititch, plan cadastral d’assurances. Chichli. [Şişli], 1924. Kaynak: SALT Araştırma Arşivi.

Zilberman İstanbul’da “Suyun Üç Rengi” (2019 – 2020) ismiyle gerçekleştirdiğim solo sergimde Bienal’deki işlerin devamı olan bir düşünce aksında insan ve insan olmayan ilişkisine yoğunlaştığım bir dizi iş ürettim. Bu sergide yer alan Keder (2019) isimli çift kanallı video enstelasyonunun çekimlerini, nükleer santral yapılması düşünülen İğneada Longoz ormanlarında gerçekleştirdim.

Keder’in yapımında özellikle sinematografik görüntüler gerekliydi, öyle güzel görünmeliydi. Uzun sürelerle sanki insanın gözü dalmış gibi muhteşem manzaraya bakmak ve doğal ortam sesleriyle bir tür kesit gibi, doğa olduğu gibi taşınmalıydı. Bir nehrin, suyun heykeli olabilir miydi, hareketli görüntü işte o koparmayı engelleyen bir zaman ve ses boyutunu da içerdiği için kafama göre video malzemesinden heykel yaptım. Videonun ismi bu iş için çok önemli, görsellerini seçmek dışında hiç müdahale etmediğim bu işin dönüştürücü gücü, özü isimde yatıyor. Keder günümüz insanın güzel bir doğa manzarası karşısındaki hissini tarif ediyor. İnsanın artık doğaya kaybedeceği bir şey olarak baktığı bilgisinin altını çiziyor. Henüz yanmamış, henüz kirlenmemiş, henüz soyu tükenmemişlerden oluşan bir doğa. (Bir orman, deniz, dere, kuş.) Radyasyonla kirlense bile fark edemeyeceğimiz, yakında yok olacağını bildiğimiz bir şey artık doğa. Evvelden bitmek tükenmez bir kaynak olarak gördüğümüz artık sonlu. Doğa insansız da yapar, keder aslında kendi yokoluşumuzadır.

Doğa ile insanın kendi ölümü eşitleniyor.

Elmas Deniz, Suyun Üç Rengi, Zilberman İstanbul, 2020 Sergi görüntüsü Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz.

Buna rağmen ekolojik meseleler veya doğa insan ilişkisini düşünmek, önemsizmiş gibi “çiçek-böcek” ifadesinde olduğu gibi bu alanı saftirik, melankolik, duyarlılığı negatifmiş gibi bir tür  “drama” aralığına sokuyor insanlar.  Konuşturmuyor değil, tam aksine bu meselelerin konuşulmasını aptallıkla işaretliyor. Daha evvel yoksullukla ilgili çalışırken fark ettiğim bir şeydi, insanların çok iyi bildiklerini sandığı bir konudur, ama konuşma aralığı çok sıkıntılıdır. Yoksulluk mağdur edebiyatı, ekolojik meseleler çiçek böcek, “veganların da çok şey olması”, feministlere yönelik söylemler, queerlere dair çok benzer konuşulmama, konuşulsa da önemsenmeme, naif duyma. Sabah akşam konuşulsa dahi sözlerin boşluğa yükseleceği bir politik çöldedir ekolojik meseleler. Bu alanları açmak sanatçının işi belkide. Bugün dönüşü olmayan bir yok oluş sarmalına doğru giderken daha politik bir şey düşünemiyorum. Hepimiz hem de en olmak istediğimiz halimizle, dayanışmayla bir arada hak ettiğimiz adil ve temiz çevremizle yaşamı yaratmalıyız.

Yazarlığın bir derdi olarak “Sözcüklerin gözü çıkarılmıştır ama, gerçeklerin gözü çıkarılmamıştır.”[12] diyor Salah Birsel. Gerçeklik kendisi olarak ortada, ekolojik yıkım, müsilaj orada, hayvanlar, sular göller, dereler ve dünyanın hali ortada, sanatının nasıl yapıldığı nasıl duyulur hale geldiği ve insan kurumları, araçları niyetimi elbette gölgeleyebilir ancak ben inat edeceğim. Belki sizi omuzlarınızdan tutup sarsamıyorum ama gözlerimi gözlerinizin içine diktim bakıyorum. Beni böyle düşünün.

Kaynağını hatırlamadığımız kadim bilgilerimiz azalırken musibetlerimiz de artıyor. Müsilaj, yangın, sel.


[1] Hayvan-Yeni E dergisi: Aylık kültür, sanat ve edebiyat dergisi Yeni e’nin Şubat 2021 tarihli 52. sayısında yayınlandı.

[2] Pelin Tan sanat tarihçi yazar küratör mimar, David Harvey İstanbul’a geldiğinde yayıneviyle birlikte kendisine eşlik ediyordu. Bu satırları çıkarırken genç bir arkadaşım İstanbul’un misafiri bol zamanlarını anlatıyor lütfen kalsın demişti, bıraktım.

[3] Platform Garanti GSM’nin residency programıyla İstanbul’a gelip burada altı ay geçiren Finlandiyalı sanatçı.

[4] Mass extinction event (Yok olma olayı) içinde olduğumuz iddia edilmekte.

[5] [Üstelik bunu bir tur kinizm, hipokrasi, yalan söyleme kabiliyeti gibi bir dizi vaktiyle işimize yaramış özelliğimizin bir yan etkisi olarak yaşıyoruz, sorunu bizler diye işaretlediğim her an, ben sistemik bir çıkmazdan konuştuğumu biliyorum. Söyleye söyleye anlaşılmaz hale gelmiş olan ile kabuğu kırmamız gerektiği ve bazı sosyal alışkanlıkların aptallığını acilen yeniden düşünmemiz gerektiğine inanıyorum. O sebeple ekonomiyle çıktığım yolda ekolojiyi şimdi de dikkatle değerlendirmekteyim, anlatacağım.

[6] Çamaşır suyu yerine, sirke limon karbonat ve arap sabunu.

[7] İnsan yapımı maddeler bugün doğal olanları aşmış durumda. Asfalt, plastikler bunların miktarı, kurumuş yapraklardan da fazla. https://www.theguardian.com/environment/2020/dec/09/human-made-materials-now-outweigh-earths-entire-biomass-study

[8] https://www.science.org/doi/abs/10.1126/science.1153847

[9] Edward Ashford Lee, Dijital Ruh, sayfa 24. Başka bir konuda bir kelimenin tarihsel değişimiyle ilgili bir şeydi, ben bağlamından kopardım.

[10] https://www.theguardian.com/environment/2021/jul/25/the-insect-apocalypse-our-world-will-grind-to-a-halt-without-them

[11] [Bu yangınlarda Sarıkeçililerden birini dinledim, kucaklarında büyüdüğüm insanlardan biri, insanlar yaşam alanlarını  terk ettiği için yangınlar bu şekilde büyüdü dedi. Sadece doğayı bilim insanları inceleyip bana öğretsinden daha ötede doğaya yakın yaşayan insan kalmamış.]

[12] Salah Birsel, Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi, İş Bankası Kültür Yayınları, 1984. Sayfasını not almamışım. Kitapta Boğaz’daki ahşaptan kurulan yüzme  havuzlarından bahsettiğini hatırladım amacım onlardan bahsetmekti. Karşıma bu cümle çıkıverdi.

Haftalık Güncel Sanat Gazetesi

İlginizi Çekebilir

Eleştiri

Neş’e Erdok Yapı Kredi bomontiada Galeri’de 19 Eylül’e dek sürecek sergisinde bu kez pandemiyle eve kapanmış; yangınlar, depremler, göçlerle içine sığamadığımız bir dünyayı anlatıyor.

Kütüphane

Burcu Erden'in 2019'da Art On İstanbul'da gerçekleşen solo sergisi için İbrahim Cansızoğlu'nun kaleme aldığı katalog yazısı Argonotlar Kütüphanesi'nde.

Eleştiri

Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nın yeni projesi Taşıdıklarımız duyguları, yaşanmışlıkları, kaosu ve o göz alıcı dans performansıyla "taşımaya" basit anlamından çok daha fazlasını katıyor.

Gündem

Amerikan istihbarat teşkilatları, suikasta bizzat Veliaht Prens Muhammed bin Salman tarafından yetki verildiği sonucuna vardı, ancak prens iddiaları reddediyor.