Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Kütüphane

“Resim nereye götürüyorsa oraya gidiyorum”

Selma Gürbüz’ü İstanbul Modern’deki “Dünya Diye Bir Yer” sergisinin kataloğu için Fisun Yalçınkaya’nın gerçekleştirdiği röportajıyla anıyoruz.

Fisun Yalçınkaya: Bu sergide İstanbul Modern Sanat Müzesi Koleksiyonu’ndan ve sizin kendi koleksiyonunuzdan yapıtlar yer alacak. Öncelikle İstanbul Modern’in ev sahipliğinde düzenlenen bu serginin sanat yaşamınızda nasıl bir yerde durduğunu sorarak başlamak istiyorum. Aynı zamanda içinde bulunduğumuz olağanüstü süreçte hazırlanması sizin için ne anlama geliyor, bunu da merak ediyorum.

Selma Gürbüz: “Dünya Diye Bir Yer” üç yıl aradan sonra açılan ilk kişisel sergim. Gerek son dönem çalışmalarımın ilk kez toplu bir halde görülebilecek olması, gerekse de sanat hayatımın farklı dönemlerinden örnekleri bir araya getirmesiyle benim için çok özel bir sergi. İstanbul Modern’in ev sahipliğinde düzenlenmesi ise ayrıca çok anlamlı. Tabii tüm dünyayı sarsan pandemi gibi olağanüstü bir süreçte hazırlanması kimi lojistik zorlukları ve riskleri de beraberinde getiriyor. Sanatseverlerin normal bir zamana göre ilgilerinin ne düzeyde olacağını ben de bilemiyorum doğrusu. Sergi uzun bir döneme yayılacağı için şartların nasıl değişeceğini öngörebilmek de oldukça güç. Ancak İstanbul Modern’in toplum sağlığını tehdit etmeyecek şekilde, gerekli tüm önlemleri alarak güvenli bir sergi ortamı sağlayacağından en ufak bir şüphem yok.

2013 yılında Radikal gazetesinde yayımlanan bir söyleşinizde “Bu dünyanın gerçekleri, acılarıyla yaşıyorsanız, üreten, düşünen her kişi içine kapanır. Bunun da farklı yararları var. Kendi dilini yaratma açısından faydaları var. Her şeye rağmen sanatçı, söylemek istediğini, bir yolunu bulup anlatıyor. O da sanatçının özgürlüğünün çıkışı oluyor,” demiştiniz. Bu özgürlük sizi nereye getirdi bugün dönüp baktığınızda?

Kendi dilimi erken yaşta bulduğumu düşünüyorum. Konularıma büyük bir tutkuyla bakabilmem bunu sağladı sanırım biraz. Yalnızlık, olmazsa olmazım. Yalnız kalabildiğim ölçüde kendimi özgür hissediyorum. Özgür hissedebildiğim ölçüde de iç dünyama yoğunlaşabiliyorum.

İstanbul Modern’de yer alacak serginiz iki kata yayılan etkileyici bir sergi, çalışmalarınız estetik yönleriyle de düşünsel altyapılarıyla da güçlüler, bunların mekândaki yerleşimini hazırlarken serginin küratörü Öykü Özsoy’la nasıl bir çalışma yürüttünüz?

Öykü Özsoy ile birlikte çalışmaktan çok mutlu olduğumu söyleyebilirim. Sergi için çalışmaya başladığımızda kendilerine 1990’lı yıllardan bugüne tüm çalışmalarımın yer aldığı arşivimi teslim ettik. Öykü Hanım arşiv üzerinde son derece titiz bir çalışma yürüttü. Ortaya çıkardığı seçki doğrusu beni şaşkına çevirdi. Bir kere, geçmiş ile günümüzü birbirine çok iyi bağlamış. Tüm eserlerin birbirlerine gönderme yaparak süreklilik gösterebildiği şahane bir seçki olmuş. En sevdiklerimi ve benim için yerleri ayrı olan parçalarımı bir arada görmek de beni ayrıca çok mutlu etti. Öykü Hanım, fikirlerimi her aşamada çok önemsedi ve çalışmalarını buna göre sürdürdü. Seçkiler tamamlandıktan sonra yerleştirme aşamasını da aynı titizlikle ele aldı. Geçmiş ile şimdi arasındaki bağı, yerleştirmede de korumayı başardığını düşünüyorum. Bugüne kadar yürüttüğüm en pürüzsüz ve huzurlu çalışma olduğunu söyleyebilirim.

Selma Gürbüz, “Dünya Diye Bir Yer” sergi görüntüsü. Kaynak: İstanbul Modern.

Yine bu sergide ilk kez iki video ve video yerleştirme çalışmanız yer alıyor. Her ikisi de Afrika’dan görüntüler üzerine sizin müdahalelerinizden oluşan videolardan birinde, bir bekleyiş içinde ağızları açık gördüğümüz aslanların görüntüleri üzerine sizin “Mahluklar”(2019) serinizden desenleriniz yerleşiyor ve hareketleniyor. Diğerinde dans eden ve şarkı söyleyen insanların şarkıyla beraber renklerle havaya saçılmalarını, bütünleşmelerini ve aynı anda dağılmalarını görüyoruz. Bu iki videodaki duygular son derece güçlü, aynı zamanda video pratiğinizde yeni bir pencere açıyor. İki çalışmadan bahsedebilir misiniz?

2019 yılının Şubat ayında arkadaşım şair Burak Acar ile birlikte Tanzanya’ya gittik. Bir hafta boyunca Serengeti’de safari yaptık ve toplamda üç saati aşkın süreli görüntü kaydettik. Sürprizlerle dolu bir coğrafya Serengeti… Kadrajınıza neyin ne zaman nasıl gireceğini kestirmeniz imkânsız. Her an tetikte, her an hazır olmanız gerekiyor. Videodaki aslan da öyle bir anda kadrajımıza girdi. Devasa bir düzlüğün içinde birdenbire esmeye başlayan sert rüzgâr ve rüzgârla birlikte savrulan otların içinde kafasını otların savruluşuna eşlik eden bir ritim tutturmuşcasına iki yana sallayan bir aslan… Aslanın vahşi doğanın içinde tek başına duran o hâliyle resimlerim arasında bir duygudaşlık kurdum daha ilk anda. Aslan bizim için o sırada bir seyir nesnesi iken aslında kendi varoluşunu yaşıyordu. Tabiatla mücadele içinde olan tüm mahluklar gibi vakur ve yalnızdı. Bahsettiğiniz diğer video çalışmasında dans eden insanlar Masai yerlileri. Yüzyıllardır yaşadıkları coğrafyaya olan aidiyetleri, sıkı sıkıya bağlı oldukları gündelik hayat pratikleri, diğer taraftan modern dünyayla aralarındaki derin kopukluk bir yanıyla şoke edici bir yanıyla da son derece ilham vericiydi.

Buradan yola çıkarak “Mahluklar” (2019) serinizden bahsetmek istiyorum. Biraz o seri ve tekrar eden sembolleriniz, sizi onlara bağlayan kısımlar hakkında bilgi verebilir misiniz?

Resimlerimde doğa, hayvanlar, yaratıklar en başından beri hep iç içelerdi. Bu mahluklar da aslında tamamen yeni değil; daha önce de cinler, bir takım yaratıklar, dönüşüm geçirmiş canlılar farklı biçimlerde tablolarıma giriyordu. İlk dönem sergilerimden “Magie Grise” (1996) veya “Mundus Elementaris”i (1997) hatırlayın. 20 seneden fazla zaman geçmiş üstünden. Okuduğum mitlerin, masalların, hayalgücümün ve yaşadıklarımın etkisiyle doğaya farklı gözlerle bakma ihtiyacı hissediyorum. Bu hayvanlar ve mahluklar da bilinçaltımda hep vardı. Son zamanlarda daha çok ortaya çıktılar belki de. Bunlar biraz daha hayalet figürleri gibi. Doğanın içinde hayaletler gibi bu yaratıklar. Onları doğadaki canlılardan ayrı tutmuyorum. Doğanın bir parçası gibiler. 

Selma Gürbüz, “Dünya Diye Bir Yer” sergi görüntüsü. Kaynak: İstanbul Modern.

Yine bu sergide yer alan 2020 tarihli büyük boyutlu “Oshun” (2020) heykeliniz oldukça dikkat çekici. Oshun, hem bir nehir ismi hem de yine mitolojilerle bağ kuruyor. Kadın üzerine güçlü bir söylem üreten bu yapıtın çıkış noktaları neler, sizin için bu sergide nasıl bir noktada duruyor ve nasıl bir anlamı var?

Ana Tanrıça kültünün tarih boyunca pek çok medeniyette izlerini takip etmek mümkün. Köklerini Hitit ve Frigya uygarlıklarında bulabileceğiniz ana tanrıça figürleri resimlerimin ve heykellerimin ziyaret ettiği referanslar arasında. “Oshun”(2020)da kadınlığın, güzelliğin, aşkın ve doğurganlığın tanrıçası olmasıyla eski çalışmalarımla, örneğin Kibele (2008) gibi, hem tarihsel hem de mitolojik anlamda bir bağ kuruyor. Teknik olarak oldukça zor ve emek isteyen bir çalışmaydı. Başından sonuna kadar ciddi bir mühendislik çalışmasını da gerektiriyordu. Eserdeki ahşap memelerin tek tek tornadan çıkarılması ardından boyanması, demir konstrüksiyona yerleşmesi ve sonucunda istediğim etkiyi yaratana dek detayların tamamlanması aylar süren hummalı bir ekip çalışmasının sonucunda mümkün oldu.      

Bu sergide yer alacak maskelerin temelinde yatan düşünceler Afrika seyahatinizde oluşmuş, bunların hikâyelerini aktarır mısınız?

Maskenin Afrika sanatında çok geleneksel ve tarihi bir yeri var. Mitolojileriyle, dini ritüelleriyle yakından ilişkili; bir sanat objesi olmanın ötesinde gündelik hayatlarıyla, sosyal yaşantılarıyla çok iç içe. Afrika’da gördüğüm kadınların yüzlerinden çok etkilendim. Dudak yapıları, bakışlarındaki netlik, birbirinden ilginç örgülü saçları, kullandıkları takılar… Çoğunun yüzünde doğal bir mask etkisi var gibiydi. Sadeliği ve şatafatı bir arada taşıyorlardı sanki. Bu anlamda resimlerimdeki kadınlarla aralarında bir ruhdaşlık, bir kan bağı hissettim.

Bu sergide de göreceğimiz maskelerinizde de yer alan saç unsuru sanatınızda önemli bir yerde duruyor. Saçlar mitolojilerle de sanatınızın arasındaki bağları görünür kılan yapı taşlarından biri belki de. Siz saçları bir ifade aracı olarak kullanmaya nasıl karar verdiniz ve nasıl ilerlediniz?

Çocukluğumdan bu yana saç benim için dokunmak anlamına geliyor, saçımla hep oynarım, elbette psikolojik anlamını bilmiyorum ama saçı çok severim. Saçlar zaman içinde elbette heykellerin de içine girdi. Bir de bu sergide yer alacak eserlerde kirpikler girdi heykellerin içine, takma kirpikler kullandık, o gözlere farklı bir anlam kattılar, biraz hüzünlü biraz acıklı bir bakış sağladılar bu da benim için yeni bir deneyim oldu.

Selma Gürbüz, “Dünya Diye Bir Yer” sergi görüntüsü. Kaynak: İstanbul Modern.

Buradan yola çıkarak malzeme tercihlerinizin nasıl şekillendiğini ve özellikle el yapımı kâğıtları sormak istiyorum. Bunlar çalışmalarınızın şekillenmesinde nasıl etkili oluyor ve sizin için nasıl bir önem taşıyor?

Nepal’de ürettirdiğim bir kâğıt var. O kağıdın natürelliği resimle vermek istediğim etkiyi bana sunuyor. Ayrıca o kâğıdın bir tarihi var, bir kökeni var. O kâğıt üstüne çalışırken kadim bir gelenekle, geçmişle bağ kurduğumu hissediyorum. Bu bana kendimi iyi hissettiriyor. Aynı şekilde kullandığım kâğıt üstüne guaş yaptığım boyalarım Rönesanstan beri devam eden bir tekniğin uzantısı gibi. Onu olduğu gibi yansıtmasam da o tekniği bana düşündürtüyor. O ışığı görebiliyorum. Aynı zamanda yine kâğıtların üstüne kullandığım Hint mürekkebi yüzyıllardır kullanılan bir malzeme. Eskiliği, doğallığı, dayanıklılığı, siyahının tonlarına kadar beni ilgilendiriyor. O mürekkebin Hint kırmızısı yüzyıllardır aynı kırmızı. Yine aynı kadim, geleneğin devamı olan kaligrafi fırçaları geçmiş ile doğrudan bir ilişki kurmamı sağlıyor.   

Yapıtlarınız temellerinde hep resimle, desenle başlıyor, buradan kimi zaman üç boyutlu hale de taşıyor, heykellere de dönüşüyor. Sanatınızda heykelle resmin ilişkisi nasıl açıklanabilir?

Resim ne istiyorsa, ben onu gerçekleştiriyorum. Eğer resmin bir heykele dönüşmeye ihtiyacı varsa bir heykele dönüşüyor. Heykel ve resim diye ikiye ayırmıyorum. Resim eğer bir doku istiyorsa, ki son resimlerimde de hayvani figürler var, bu doku resmin üzerine geliyor. Ve ağır resimler oluyor. Bunların tümü benim için yeni deneyimler… Resmin ne istediğine heykelin ne istediğine bağlı olarak şekilleniyor. Bugün oturup heykel yapayım diye yola çıkmıyorum.

Bu söylediğiniz çok önemli; resmin, heykelin sanatın kendisinin sizi nasıl yönlendirdiğini, resim yapma sürecinizi de çok merak ediyorum.

Resim yapma sürecim çok planlı değildir ve başlangıçta ne yapmak istediğimi çok da iyi bilmem gerekmiyor. Başlıyorum bir şekilde, sonrasında her resim başka bir resmi getiriyor, her resim başka bir resmi açıyor. Çok planlı programlı değil. Denemek istiyorum aslında… Mesela ben gölgeleri çok kullanırım. Gölgeler benim hayatımda çok önemlidir. Gölgeler hareket eder ve siz gölgeleri takip edersiniz. Gölgeler durur, siz durursunuz. Mesela bu sergimde iskeletler de gölgelere girdi, aynı zamanda dans eden gölgelerdir bunlar. Depresyon yoktur, bunlar hiçbir zaman üzgün gölgeler değildirler, neşeli gölgelerdir. Biraz yaptığımla alay ederek, biraz mizah katarak resim ne istiyorsa ben onu yaparım.  

Güneşli-Gölgeli”(2007), “Saydam Hayaller”(2014), “Uzun Gece Uzak Yolculuklar”(2013) sergileriniz bir çırpıda gölgenin, gölge oyunlarının sanatınızdaki güçlü yerini hatırlatıyor, geçmişten bugüne yapıtlarınızda gölgeyi farklı tekniklerle de kullandınız, gölgenin sizin için anlamını biraz daha açar mısınız?

Bütün renkler doğanın renkleridir. Gölgeler ise siyahtır. Siyah benim için en temelde gölgedir. Hayatta gölgeleri izlemeyi her zaman sevmişimdir. Gölgeyi keşfetmemde hem bize ait gölge oyunlarını hem de Doğu kültürlerinde (Çin, Japon, Endonezya gibi) var olan gölge oyunlarını izlememin etkisi var. Benim ilk gölge oyunum Kuanju Bienali’nde hazırladığım bir enstalasyondu. Kâğıt hamurundan oluşturduğum hayvan figürleri kendi içlerinde hareket ediyorlardı. Bir projeksiyonla duvara yansıtma yaptım. Hareketleriyle birlikte siyah gölgeler oluşturdular duvarda. Hareketleri erotik bir oyuna dönüştü. Gölge aynı zamanda benim sanatımda bir oyundur. Daha sonra Japonya’nın Yokohama şehrindeki bir sergim için bir başka gölge oyunu hazırladım. Bu oyunda gölgenin içinde ben de vardım. Zor bir oyundu. Elimde gölge figürlerimle perdenin önündeyim bu kez. Horoz, karga gibi çeşitli hayvan figürleriydi bunlar. Figürlerimle birlikte, benim de içine girdiğim bir savaş ve dövüş performansı yaptım. Görünürdeki savaşma hâli, kıskançlık, tutku, kırılganlık gibi farklı duyguların içinde olduğu bir oyuna dönüştü. Bu siyah gölgeler zamanla resimlerimin de gölgeleri olmaya başladı. Gölge güçtür. Gölge kırılmaz. Gölgenin üstüne hiçbir şey konulamaz. Gölge seni takip eder. Gölge değişir. Işığın hareketiyle birlikte gölgenin konumu ve formu değişir. Gölge bir nesnenin şeklini değiştirebilir. Gölge uzar. Gerçek olan değişmez ama gölge olan değişir. Gölge iki boyutlu bir surettir. Bize kendimizi gösterir.

Renklere başlı başına bir anlam ve önem yüklüyorsunuz, 2011 tarihli “Kırmızı Siyah” serginizin ismi de buna işaret ediyordu, sarılar, siyah beyazlar ve kırmızılar sizin sanatınızda neredeyse karakterlere bürünüyor, bu anlamlar nasıl oluştu?

SG Siyah hep var resmimde. Siyah doğanın içinde, doğanın gecesi gibi düşünmek lazım. Siyahsız resim, siyahsız heykel düşünemiyorum. Dediğim gibi siyah benim için gölge aynı zamanda. Her zaman oldu resmimde. Kırmızı ile can buldular siyahlar. Sarı ile ışık buldular. Siyah buldu bu renkleri. Bu renklerin tonlarını kullanırken ne kadar ışıklı olduklarını görüyorum. Çok fazla renkçi değilim ama kırmızı ve sarı benim için çok önemli. Kırmızı tonlarıyla bir ışık oluşturuyor. Sarı güneşi patlatıyor, tonları oluşturuyor.

Selma Gürbüz, “Dünya Diye Bir Yer” sergi görüntüsü. Kaynak: İstanbul Modern.

Çalışmalarınız, bir tür zamansızlığı barındıran, geçmiş ve geleceği aynı yerde gösteren ama bir yüceliğe teslim edip de figürleri şimdiden uzaklaştırmayan bir yapıdalar. Mizahla ve gündelik hayatın içinde kendine ait bir zamana sahip olan bir zeminde kendilerini gösteriyorlar. Bu nasıl şekilleniyor sizce?

Başka bir dünyadan bakıyor gibiyim. Önce başka bir dünyadan bakmak, sonra da yeni bir söz söylemek önemli. Bir de, öncelikle kendime sürpriz olmalı yapacağım eserler. Ondan sonra zaten devamı geliyor.

Bu sergiyle belki dönüp geriye, sanat yaşamınızın tümüne baktığınızda bahsettiğiniz kişisel dünyanızı kurarken nerelere dokunuyorsunuz hangi hikayelere geri dönüyorsunuz?

SG Çok meraklı bir insanım ve gezdiğim yerlerde hiçbir şeyi kaçırmamaya çalışırım. O kadar çok seyahat ettim ve o kadar çok şey gördüm ki… Kimi zaman da gittiğim ve beni çok etkileyen yerlere tekrar tekrar gittim… Bu benim birikimim ve biriktirdiklerim bir şekilde bana dönüşüyor. Bunun da çok doğal olduğunu düşünüyorum. Eskiye bakmayı da çok severim, eskiyi görüp oradan modernite duygusunu yakalayarak aldığım çok şey olur. Hindistan’daki Khajuraho Tapınakları’na gittiğimde örneğin, o erotizmden, mimariden çok etkilendim. Burada hem geçmiş dediğimizin hem de modernin bir arada olduğunu düşündüm. Bundan daha duygu dolu bir şey olamaz, diye düşündüm.

Hindistan’daki Kanha Ormanları yapıtlarınızda da yer buldu, buranın etkisinden bahseder misiniz?

Kanha Ormanları’nda ilginç bir tecrübe yaşadım. Sessizlik içinde bir ormandı, bir iki arkadaşımla birlikteydim, orada büyülendim; beni bıraksınlar, orada o dinginliği hissedeyim istedim. Aslanlar, kaplanlar vardı; beni çok etkiledi. Oraya tekrar gitmeyi çok isterim. Orada, bir ağacın yanında kalayım, yaşayayım istedim. Ben doğaya o hayvanlara âşığım. Hepsi bana tuhaf bir birikim olarak geri döndü. Böyle bir dünya var ben de bu dünyanın içindeyim. O kadar çok göreceğim, yapacağım şey var ki… Bir hastalık yaşadım yakın zamanda, “Selma bir an önce iyileş,” dedim kendime. Renkleri bile daha iyi görmeye başladım, İstanbul’u… Dedim ki görülecek çok şey var. Ben gerçekten gezginim. Kendimi bildim bileli gezerim.

Hem tarihin içinde gezen, geçmişi, mitolojiler ve hikâyelerle inceleyen hem de geleceği hayal eden bir zaman gezginisiniz sanki. Fiziksel olarak bitmeyen yolculuklarınız ise dünyayı farklı coğrafyalarda izleme, farklılıkları görme ve tanımanızı sağlıyor. Aynı zamanda sanatınız da bir gezinti içinde. Önce şaşırmayı arıyorsunuz, şaşırmayı tekrar bakmayı ve bulunduğu yerde yenilikler görebilmeyi… Resim tüm bu seyahatlerde sizin kılavuzunuz diyebilir miyiz?

Resmime malzeme sağlaması amacıyla gezmiyorum. Merak ettiğim, bende heyecan yaratan yerleri, şehirleri görme isteğiyle yapıyorum seyahatlerimi. Hiç ummadığım bir yerde hiç aklıma gelmeyecek bir çakışma oluyor bazen gördüklerimle aramda. Kimi zaman bunu çok sonradan fark ediyorum. Resmime daha dolaylı yollardan ve belli bir zaman geçtikten sonra sızıyor. Kimi zaman da görür görmez çarpılıyorum, ilk bakışta aşk yaşıyorum. Örneğin St. Petersburg sokaklarında gecenin bir yarısı amaçsızca dolaşırken yolum tesadüfen Neva nehrinin kıyısındaki Letniy Sad (Summer Garden) ile kesişti. Çar I. Petro’nun yaptırmış olduğu üç yüz yıllık bir park… Saat epey geç olduğu için park çoktan kapanmıştı. Ancak demir parmaklıkların arasından içerideki heykelleri belli belirsiz de olsa görebilmiştim. Gecenin karanlığında, nefis bir peyzajın içinde bembeyaz gövdeleriyle canlı gibi duran onlarca heykel… Çarpıldım! Heyecandan aklımı yitirdim sanki o an. Mutlaka gün ışığında yakından görmem gerektiğini düşündüm. Sabah olur olmaz soluğu parkta aldım. Daha kapılar bile açılmamıştı. Öğlen uçağım olduğundan dolaşmak için fazla zamanım yoktu. Uçağımı kaçırma pahasına, tek tek, uzun uzun seyrettim heykelleri. İstanbul’a döndüğümde o heykeller bir resmime ilham kaynağı oldu. Seyahatlerimde buna benzer sayısız karşılaşma yaşadım diyebilirim.

Çocukluğunuzda bu gezmeye dair merakınız nasıl başladı? Ailenizin sanat yapmanıza yaklaşımı nasıldı nasıl bir çevre ve aile ortamı şekillendirdi düşünce dünyanızı?

Çocukluğumdan beri çok meraklı olduğumu biliyorum; hep bakar, izler, merak ederim. Hayatım hep hayaldi, elim saçımda hayal kurardım. Bir de obsesif bir kişiliğim var, obsesyondur sanat. Hiç beğenmezdim yaptıklarımı, annem daha iyi yapıyor resimleri diye düşünürdüm. Mükemmeliyetçi bir tarafım vardı. Ailemde sanatçı biri yoktu ama sanat kitaplarına çok bakardık, bunu iyi hatırlıyorum. Özellikle ablalarım çok sıkı kitap okurlardı ve beni de hep okumaya teşvik ederlerdi. Emel ablamın çok zengin bir kütüphanesi vardı. Sık sık oradan kitap seçip okurdum. Emel aynı zamanda benim yol göstericim gibiydi. Hep onun gibi olmak isterdim. Maalesef çok erken yaşta kaybettik onu.          

Selma Gürbüz, “Dünya Diye Bir Yer” sergi görüntüsü. Kaynak: İstanbul Modern.

Peki böyle bir çocukluğun ardından kesin olarak sanatla ilgilenmeye karar vermeniz nasıl oldu?

Aslında ona ben karar vermedim. Babamın o yaşta benden beklentileri çok farklıydı. İşletme okumamı istiyordu. Sanata eğilimim olduğunu biraz biliyordu ama sanatla uğraşacağımı hiç tahmin etmiyordu. İngiltere’ye gittiğimde ben de henüz ne yapacağımı bilmiyordum doğrusu. İngiltere’ye dilimi geliştirmek amacıyla gitmiştim başta. Babam da benim işletme okuyacağımı zannediyordu. Her şey oradaki ilk senemde şekillendi ve ben orada kendimi buldum. Drama, fotoğrafçılık, resim ve sanat eğitimi alarak temelimi bunun üzerine kurdum. Bu esnada tiyatro bölümünde bana ışıkları kurma işi verdiler. Buna biraz alındım fakat o sırada bir hocam bana dedi ki, sen sanattan başka bir şey yapmamalısın. Benim de çocukluğumdan bu yana hayalim şarkıcı olmak, oyuncu olmak, sahnede olmaktı; böyle bir isteğim, bir hırsım vardı. Hep müsamerelerdeydim, bir şekilde başrollerdeydim. Fakat İngiltere’de böyle bir yola soktular beni. Ve ben kendimi en iyi açıkladığım şeyi yurtdışında bulmuş oldum. 16-17 yaşındayken yine İngiltere’de J. M. W. Turner’ın (1775-1851) sergisine gittim. Okul hayatımda elbette resim öğretmenim çok bilgili bir kadındı ama Turner’ı yakından görmek ve tabii pek çok müze gezmek bana çok şey kazandırdı. Yani yine gezerek görerek oldu bu iş.

Bir tür ifade arayışınızın karşılığını buldunuz diyebilir miyiz?

Öyle olmuş olmalı ki, sanat hayatımda 35 yılı geride bıraktım. Sanatla uğraşmasaydım başka ne yapardım bilemiyorum. Üniversitedeki hocalarımın da teşvikiyle iyi ki bu yola girmişim. Aradan geçen onca seneye karşın hâlen geceleri rüyamda resim görüyorum. Gördüğüm karmakarışık rüyalar bir şekilde resimle, renklerle, şekillerle iç içe giriyor ve sabah olduğunda gördüklerimi bir an önce tuvale aktarma arzusuyla uyanıyorum.

Sonrasında Paris döneminiz var. Paris yılları sizin sanatınızı nasıl şekillendirdi?

SG Paris’te çalıştığım, resim yaptığım dönemde Galerie Maeght çalışmalarımı ilginç buldu, benimle çalışmak istediler. Öncesinde Galerie Lacourière-Frélaut ile ve Galerie Thorigny ile sergilerim olmuştu. Plastiklerin üzerinde yerde çalışıyor, dev resimler yapıyordum. Yazları da Saint-Paul de Vence’a giderdik Galerie Maeght ile. Ve orada Joan Miró (1893-1983) tarafından kurulmuş bir baskı atölyesi vardı. İlk monotype’lere burada Miró’nun atölyesinde çalıştım. Hep çalıştım, hep çalıştım.

Çalışmak her daim anahtarınız oldu sanırım.

Evet kesinlikle.

Ama şimdi, bir zamanlar oyuncu olmak istediğinizi ve büyük boyutlu fiziksel olarak sizi yoran yapıtlarınızı da düşününce, bedensel ifadenin bir performans sürecinin de çalışmalarınızın içinde önemli bir yeri olduğunu daha net görüyorum.

SG Bir Japon nefes tekniği vardır, nefesimi tutarak dizlerimin üzerinde çalışıyordum. Dizimin altına bir minder koyardım ve resmin içine girerek çalışırdım. Hâlen de öyle, illa yerden görebilmek isterim. Resmin içinde olmak isterim. Tabii bu hem fiziksel güç hem de sabır istiyor. Bu çalışma yöntemi bir dizimde hasar da bıraktı… Resmin içinde çalışmak, resmin içine girmektir. Ben izleyiciyi de öyle alıyorum. İzleyicinin detayları görmesi resmin içinde bir yolculuk yapmasına da yarıyor.

FY Bu noktada tiyatro işbirliklerinizden bahsetmek istiyorum. Farklı yıllarda sahne tasarımı da yaptınız. Bu projeleri ve sanatınızda nasıl bir yeri olduğunu anlatır mısınız?

SG Paris’te Pompidou’da pek çok yazar ve şairin katıldığı bir performans için özel bir dekor hazırlamıştım yıllar önce. Dekordan çok, önünde edebiyat metinleri, şiirler okunan fütüristik bir perdeydi. Boyu metrelerce uzuyordu. İstanbul’da hazırlayıp kendim Paris’e götürmüştüm. Çok emek verdiğim ve severek yaptığım bir işti. Ancak doğrusu bu tarz ekip işleri çok bana göre değil. Tek başıma çalışmayı daha çok severim. Kendi başıma çalışırken kimseye sormadan karar alabilirim ya da son dakikada aklıma yatmayan bir şeyi değiştirebilirim, ama sinema veya tiyatro bir ekip işi olduğu için bu kabul edilmiyor, her şeyden önce yönetmene uymak zorunda kalıyorsunuz. Başka türlü bir disiplin istiyor. Ben ise kendi kendime yaratmaktan keyif alan bir sanatçıyım.    

Ömer Kavur’un yönettiği Karşılaşma (2003) ve Akrebin Yolculuğu (1997) filmlerinde sanat yönetmeni olarak da çalışmıştınız. Bu nasıl bir süreçti?

Aslında yardımcı olmak istedim, Ömer Kavur’un sinema dünyasının içine girdim. Onun sineması sevdiğim bir dile sahiptir; biraz Fransız sineması, biraz varoluşçu, biraz polisiyedir. Ama sinemanın, dekorun ne kadar yorucu bir şey olduğunu da gördüm. Çok kalabalık, çok yıpratıcı bir şey, tek başına oturup resim yapmak gibi değil. Birkaç filminde yardımcı oldum kendisine ama bir daha yapar mıyım başka bir filmde böyle bir şey, belki ancak kendi filmim olursa yaparım diye düşünüyorum.

Var mı böyle bir planınız, sinemayla ilgili bir şey yapmak ister misiniz, belki senaryo anlamında vardır aklınızda bir şeyler?

Belki bir gün, neden olmasın?

Siz sinema, resim, heykel arasındaki belki sonradan türetilmiş farklılıkları görmek yerine birlikte oldukları noktaları görmeyi tercih ediyorsunuz belki de.

Evet, öyle. Kafamda hep o doğanın içinde kaybolma hali vardır. Filmde ifade bulabilir bu mesela. Kolay bir iş değil ama Hindistan çok ilgili sinemayla, orada olabilir, kısa bir şey olmasını isterim, çok da uzun yıllardır düşünüyorum bunu. Belki bir gün gerçekleşecek.

Belki doğanın içinde kaybolma hali sizin sanat yapma halinizdir. Sanat yaparken sanatın yararsızlığını baştan kabul ederiz ve hem böyle bir iş yaptığımızdan hem de kendi doğamızla yüzleştiğimizden belki, doğada bulunma halini taklit ederiz. Böyle bir şey söyleyebilir miyiz sanatınız üzerine?

Evet, bir anlamda da öyle. Doğanın içinde kaybolmak ama gerçek bir doğanın içinde, ki o çok çıplak, çok sert bir doğa, onun içinde kaybolmak, yok olmak var. Biz doğadan geldik, doğaya gideceğiz ve bu çok kuvvetli bir duygu.

Bu coğrafyasızlık, gerçek bir dünya vatandaşı olmak size neler ifade ediyor?

Hem her yere aitmişim hem de hiçbir yere ait değilmişim gibi hissediyorum. Ne yerdeyim ne gökte denir ya, ben de ne oradayım ne de tam burada, olduğum zannedilen yerde… Zamanın da etkisiyle ortaya çıkan bir his bu. Dünyanın hem çok küçük hem de akıl almaz derecede büyük bir yer olduğunu yıllar içinde daha iyi anladım. Çok uzak bir coğrafyada hayatımda ilk kez gördüğüm bir insan, bir yapı, bir doğa parçası bazen bana o kadar tanıdık, o kadar yakın geliyor ki, bu kesinlikle ilk karşılaşmamız olamaz gibi bir hisse kapılıyorum.      

Çalışmalarınızda doğanın hem ulaşılabilir kısmı hissediliyor hem de ulaşılamaz, imkânsız figürlerin, yaratıkların bir aradalığına tanık oluyoruz. Yapıtlarınızda tüm bunlar çok özgün bir dünyayı işaret ediyor. Bu dünya ne zaman böyle oluştu, ne zaman böyle bakmaya başladınız?

Belli bir tarih veremem. O imkânsız figürler her zaman benimleydi. En başından beri benim bir parçam gibiydiler, öyle hissediyorum. Bilinçaltımda yaşıyorlar. Onları doğadan ayrı düşünmüyorum. O doğanın içinde kayboluyorlar. Biraz metafizik gibi gelebilir ama onlar benim hayal dünyamın figürleri. Doğanın bana hayal ettirdiği canlılar ve yaratıklar. Biraz animizmle de ilişkili.

Sergiye dönecek olursak, ”Dünya Diye Bir Yer”de görülecek yapıtlarınız nasıl bir süreçte şekillendi?

Hayatımda hep acayip kadınlar vardır benim, hayal ettiğim kadınlardır bunlar – ki hepsi de benim aslında. İfadem, gülüşüm, portrelerimdir onlar. Hep bir ifade arayışını sanatıma kattım. Zaman içinde bu figürler, benim figürlerim, varolmaya devam etti. Fakat Afrika’ya Hindistan’a olan seyahatlerimle de beraber farklı döngüler, farklı hikâyeler buldular. Bir değişime uğradılar. Bu sergiyle birlikte işte o değişimi göreceksiniz.

1991 yılında Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir söyleşinizde, “düşüncelerimin yalınlaşması, resimlerimin de yalınlaşmasını sağladı” diyorsunuz. Bugün baktığınızda yalınlaşma ne ifade ediyor sanatınızda?

İngiltere’de aldığım sanat eğitiminin kendi biçimimi yaratmamda önemli bir etkisi oldu. Resme gereksiz öğeler yüklemek yerine resmi ayıklamayı, sadeleştirmeyi o yaşta öğrendim. Resimlerimdeki detay zenginliğinin altında çok saf bir yalınlık yatar. Resimlerimi ihtiyaç duymadığı figürlerle gereksiz yere kalabalıklaştırmam. Sırf “şu da olsun da böyle de anlaşılabilsin” diye düşünüp içimden gelmeyen bir sahtelik içine asla girmem. Zaten böyle olursa bunu kusar resim, içine kabul etmez, hemen dışarı atar ve bu kolayca fark edilir. Yalınlık benim için samimiyettir.

Son olarak mitolojik figürler ve tekrar eden hayvanlardan biraz daha bahsetmek istiyorum. Yılanlar, kediler, karıncalar… Her biri hem kişiliğimizin başka yönlerini temsil eden hem de bizden ayrı, farklı dünyalardan gelen yaratıklar gibiler. Neler ifade ediyorlar sizin için?

Dediğim gibi; benim hayal dünyamın figürleri onlar. Bilinçaltımda benimle birlikte yaşıyorlar. Onları doğanın bir parçası olarak görüyorum. Bu hayvanlar ve bu yaratıklar birlikte gayet iyi biçimde yaşamlarını sürdürüyor, iyi geçiniyor. Yaratıklar hayvanların arasına giriyor, o hayvanlarla kaynaşıyor. Zaman zaman şekil değiştiriyorlar, zaman zaman kostüm değiştiriyorlar. Hiçbir canlıyı rahatsız etmiyorlar. Oyuncu, neşeli, sevilmek isteyen yaratıklar bunlar. Aynı zamanda gölge figürlerim. Bunları ben hep geliştirdim. Zaman içinde yerlerini buldular diye düşünüyorum. Kolay bir şey değil bu. İki arada bir şey de olabilirdi. Öyle değil. Bunlar varlar. Hareketleriyle, jestleriyle, bakışlarıyla, suskunluklarıyla, kendi mitolojileriyle varlar. Kendi varoluşlarını hikâyeleştiriyorlar. Hep birlikte yeni bir dil, yeni bir evren kuruyorlar.


Selma Gürbüz’ün “Dünya Diye Bir Yer” sergisi 30 Haziran 2021 tarihine kadar İstanbul Modern’de görülebilecek.

Haftalık Güncel Sanat Gazetesi

İlginizi Çekebilir

Eleştiri

Hakan Çınar Otoportre’de sanatçının kendisini bir özne olarak incelemesini ve temsilin, teşhirin, bakışın ötesinde kendi bedenini kanonda konumlandırmasını gerektiren cesur bir yöntem sergiliyor.

Söyleşi

İstanbul’u sahiplenen Dün, Bugün, İstanbul sergisini Murat Germen’le konuştuk; sanatçılar Ege Kanar, Ahu Akgün, Sıla Ünlü İntepe, Eser Epözdemir ve Neslihan Koyuncu'dan çalışmalarını dinledik.

Eleştiri

Queer, çaprazlıkları ya da zıtlıkları olduğu kadar tuhaf, beklenmedik benzerlikleri de kucaklar ve bunlardaki çapraz içeriğin altını çizer. Çoğunlukla da bu zıtlıkların ya da...

Gündem

Bu yıl kırk üç sanatçıyı bir araya getiren Mamut Art Project'ten on sanatçıyı daha yakından tanımak için çalışmalarını kendilerinden dinledik.