Kasa Galeri’de 24 Ekim’e kadar devam eden grup sergisi “Symbolic Vault”, geçmişte birçok banka tarafından kasa olarak kullanılmış mekânın tarihsel göstergelerinden hareketle onları tartışmaya açan spekülatif bir alan sunuyor. Kapitalizmin kutsal emanetlerinin yerini alan fijital doku, izleyicide bir tür törensel deneyim beklentisi uyandırıyor. Bunda, mekânın yalıtılmış uzay-zamanına döngüsel bir nitelik kazandıran kültürel referanslar da önemli bir rol oynuyor. Bir dönem değer ve güç atfedilen nesne ve belgelerin meraklı gözlerden uzak tutularak korunduğu bu üç odalı alan, serginin temel metaforunu oluşturmasının yanı sıra sanatçıların birbirlerinden tamamen kopmadan kendi kozmolojilerini kurabilmelerine olanak tanıyor.

Üç bölümlü tekno-ritüelin ilk aşamasını, sanatçı Rebecca Najdowski’nin Wavelength adlı tekstil baskı işi ve Another Nature adlı videosundan oluşan kuşatıcı (immersive) yerleştirme oluşturuyor. Görüntü teknolojileri ile ekolojik kriz arasındaki maddesel dolanıklıkları inceleyen sanatçının doğa yangınlarını konu alan yerleştirmesinde, akışkan imgeler arasında dar bir alanda yolunu arayan izleyicinin algısı bulanıklaşıyor ve adeta yangından kaçmaya çalışan bir orman hayvanı gibi hareket etmeye başlıyor. İmgelerin bambaşka ölçekler ve görme biçimleri arasındaki hızlı salınımı, felakete maruz kalan canlılara yönelik duygudaşlığı ve yangının çıplak gözle görülemeyen etkilerine yönelik bilişsel farkındalığı aynı anda uyandırıyor.

İkinci bölümde izleyici, kendini pastiş bir külte ait bir şapelde buluyor. Najdowski’nin yoğun duyusal uyarımları, burada yerini törensel deneyim beklentisini perçinleyen simgesel izleklere bırakıyor. Doğa ve teknoloji arasındaki gerilimin izini süren sanatçı Paulo Arraiano’nun farklı dönemlere ait üç işinden Signal from the Calabash, su kabağından yapılan Batı Afrika kökenli udu çalgısını bir tür bilgi depolama ve aktarım teknolojisi, hatta “kasası” olarak yeniden yorumluyor. Ayrıca su kabağının Yoruba dilindeki karşılığı olan igbá sözcüğü, barındırdığı kozmos, beden, dünyevi-uhrevi ilişkisi gibi çoklu anlam katmanlarıyla, kadim bilginin bütünselliğine işaret ediyor.Şapelin ikonası gibi konumlandırılan Postfossil ise üzerinde yaşadığımız topraklara ait üç farklı arkeolojik formu birleştirerek, igbá’dan yükselen anlam bulutuna Anadolu ve Mezopotamya kültürlerini de eklemliyor. Bu kurgusal karakterin tam karşısında yer alan Within the Breath of Oyá başlıklı videoda imgeler işgal ve direniş, oluş ve müdahale arasındaki gerilim içinde, ritüelistik bir müzik eşliğinde ve çelişkili bir zamansallıkla akıyor. Arka planda, akla Deleuze ve Glissant’ı getiren şu sözler çınlıyor: “Merkez yoktur; yalnızca akışlar vardır. Orijin yoktur; yalnızca karşılaşmalar vardır” […] “Adalar başka bir şeye dönüşüyor. Toprak parçası değil; aralık. Yer değil; ilişki”. Kült böylece performe oluyor ve disiplin rejimlerinin yeknesak ritmini sekteye uğratıyor. Beden kendini anımsıyor ve tahakküme karşı koyuyor. Tarihin kasasında unutulmuş o kadim bilgi yeniden ortaya çıkıyor.

Son bölümde şapelin uhrevi atmosferi, yerini bir laboratuvar ortamının steril dinginliğine bırakıyor. Organik yapılar ve dijital veri arasındaki ilişkileri araştıran sanatçı Ecem Dilan Köse’nin pamuk ve reçineden oluşan heykelleri, birbirinden çok farklı özellikler taşıyan iki maddenin simbiyotik gerilimi üzerinden üçüncü bir varoluş hâli öneriyor. Anthrostrata adlı videoda biyolojik ve mimari hammaddeler aynı bellek alaşımının parçalarına dönüşürken, önceki bölümde karşılaşılan akış fikri burada sonsuz bir maddesel döngü biçimini alıyor. Bir organizma öldüğünde toprağa ve suya karışan kemikler, bir binanın harç malzemesinde hayat bulabiliyor; bina yıkıldığında ise kalıntıları jeolojik bir katmana karışıyor. Üstelik taşıyıcı strüktürlerin bağlı olduğu ilkeler bir hominidin omurgası için de, bir tapınağın sütunları için de hemen hemen aynı. Organik olanla inşa edilmiş olan arasındaki sınırın bulanıklaştığı bu noktada, izleyicinin Najdowski’yle başlayan duyusal-duygusal-bilişsel bütünleşme süreci tamamlanıyor.

“Symbolic Vault” sergisinin üç aşamada kurduğu bu tekno-ritüelin önemi, kasanın geçmişte koruduğu değerler sistemini ters yüz etmesinde ve ekolojik yaklaşımı ontolojik ve epistemolojik düzlemlerde gündeme getirmesinde yatıyor. Kapitalizmin değeri sabitleyerek kasada muhafaza etme arzusuna karşı sergi, onu kadim bilgeliğin özündeki döngüsellik ve akışın kendisinde arıyor. Sergi böylece insan, doğa ve teknoloji arasındaki ilişkinin gelecekte nasıl kurulacağına dair spekülatif önermelerin yeşerebileceği verimli bir toprağa dönüşüyor. İzleyiciye kalan ise bu toprakta çıplak ayakla yürümeyi göze almak.


























