Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Söyleşi

Yeni dünya tahayyülleri

Günümüz dünyasındaki yeni gerçekliklerin kapısını aralayan bir iz olarak “Gerçekte Olmayan Şeylerin Zihinsel Tahayyülleri” üzerine serginin küratörleri Nergis Abıyeva ve Uras Kızıl’la söyleşi.

Ece Cangüden, “Concentrate on Science and Smoke”, 50x65 cm, kağıt üzerine karışık teknik, 2021. (detay)

Küratörlüğünü Nergis Abıyeva ve Uras Kızıl’ın üstlendiği “Gerçekte Olmayan Şeylerin Zihinsel Tahayyülleri” isimli sergi Summart Sanat Merkezi’nde 8 Şubat – 12 Mart 2022 tarihleri arasında izleyici ile buluştu. Oldukça kapsamlı bir içerik ile gerçeklik kavramını yeniden ele alarak güncel dünyanın yeni gerçekliklerini, evrenlerini ve tahayyüllerini oluşturabilecek eserler sergide dikkatli bir seçki ile yer aldı. Abıyeva’nın araştırma alanlarından birisi olan feminist kuramlar ve Kızıl’ın araştırma alanlarından birisi olan yeni materyalizm konuları etrafında detaylı biçimde şekillenen sergide resim, heykel, kuru kalem çizim, yerleştirme gibi eserler ile “Gerçekte Olmayan Şeylerin Zihinsel Tahayyülleri” günümüz dünyasındaki yeni gerçekliklerin kapısını aralayan bir iz olarak yerini aldı.

Melike Bayık: Nergis ve Uras, sanat tarihçi kimlikleriniz yanında eş-küratör olarak ilk serginizi gerçekleştirdiniz. Bu noktada, disiplinler arası çalışma pratiği bağlamını da göz önüne alarak Summart Sanat Merkezi’nde gerçekleştirdiğiniz “Gerçekte Olmayan Şeylerin Zihinsel Tahayyülleri” isimli serginizin kavramsal ve formal boyutundan bahseder misiniz?

Uras Kızıl:  “Gerçekte Olmayan Şeylerin Zihinsel Tahayyülleri”, başlığından da anlaşılacağı üzere gerçeklikle ilgili bir düşünceyi mesele edindi. Kurmaca edebiyatta rastladığımız ve “gerçeklik” algımızı zorlayan yeni dünya tahayyülleri, serginin genel çerçevesini oluşturdu. Yeni materyalizm ve feminist kuramlar etrafında cereyan eden bir sergi oldu. Sergiye gerçekliği yeniden konfigüre ederek, yeni gerçeklikler, evrenler ve yeni dünya tahayyülleri oluşturarak aşmak isteyen çalışmaları dahil ettik.

M.B.: Peki, serginin başlığı nereden geliyor? Sergiye nasıl bir katkı ve referans sunuyor?

U.K:  Bence herhangi bir yazıyı, eseri, sergiyi isimlendirmek çok zor, uzun zamandır sanat eserlerinde de İsimsiz ibaresini görüyoruz. Bu serginin ismini Nergis belirledi, yazılarına ve sergilerine her zaman çok ilgi çekici isimler veriyor zaten.

Nergis Abıyeva: Serginin kavramsal çerçevesi ve sanatçıları kesinleştikten sonra ismini düşünmeye başladık. Bu haftalarca sürdü. Aynı zamanda sergi metnini de tamamlamaya çalışıyorduk. Uras’ın bundan 10 yıl kadar önce bana hediye ettiği Borges’in Kum kitabının altını çizdiğim yerlerine bakıyordum. Sonra çok sevdiğim bir başka yazar olan ve feminist spekülatif kurmacanın önemli kadınlarından Ursula K. Le Guin’in, Borges’i çok sevdiğini anımsadım ve Ursula’nın Zihinde Bir Dalga adlı denemelerinden oluşan kitabını karıştırmaya başladım. Ursula’nın daha önce okuduğum onca kitabı arasından bunu seçmemin sebebinin içgüdüsel olduğunu düşünüyorum.

Ursula’nın Borges’i tarif ederken kullandığı, daha önce altını çizdiğim cümleler dikkatimi çekti: “Borges’in kendi şiirleri ve hikâyeleri; aynalara, kütüphanelere, labirentlere, çatallanan yollara dair imgeleri; kaplanlara, nehirlere, kumlara, gizemlere, değişimlere dair kitapları her yerde saygı görüyor, çünkü güzeller, çünkü besleyiciler ve çünkü kelimelerin en kadim, en acil işlevini yerine getiriyorlar: Bizim için “gerçekte olmayan şeylerin zihinsel temsillerini” oluşturuyorlar, böylece biz de nasıl bir dünyada yaşadığımıza ve bu dünyada nereye gidiyor olabileceğimize, neleri kutlayabileceğimize ve nelerden korkmamız gerektiğine dair bir yargıda bulunabiliyoruz.”[1] Bu cümlelerin sergiyi çok iyi ifade ettiğini düşünerek, bu zincirleme isim tamlamasının sergi ismi olmasına karar verdik. Serginin ismi konusunda sanatçılardan ve izleyicilerden çok iyi geri bildirimler aldığımıza memnunuz.

U.K: Fakat bu noktada “temsil” kelimesini kullanmak istemedik. Çünkü temsil (representation), hem sanat tarihi hem cinsiyet, politika, kültür vb. alanlar açısından sorunlu bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Biçim-içerik bağlamında temsilden bahsedebildiğimiz gibi, cinsiyet, politika, kimlik üzerinden de çeşitli temsil sistemlerine sıkışabiliriz. Temsilin bir başkasının adına düşünme, başkasının adına karar verme gibi bir karşılığı da var. Dolayısıyla “temsil” yerine seçtiğimiz “tahayyül” kelimesinin spekülatif kurmaca bağlamında da sergiyi iyi anlattığına karar verdik. Çünkü temsilden uzaklaşıp, beslendiğimiz feminist ve kuir kuramlara yaklaşmak, üstelik yine feminist bir alan olan spekülatif kurmacayı işaret etmek önemliydi.

Behçet Safa, Pelvis, 93×83 cm, Tuval üzerine akrilik, 1969.

M.B.: Anlattıklarınıza istinaden incelikle çalışılan sergide, çok disiplinli bir yaklaşım içinde farklı pratiklerden sanatçıların çeşitli eserlerini izliyoruz. Eser ve sanatçı seçkiniz nasıl gelişti?

N.A:  Behçet Safa hariç sergide yer alan sanatçıların hepsi hayatta ve günümüz sanatının içinde kişiler. Bir iki istisna hariç çoğunu kişisel olarak tanımıyorduk. Fakat çeşitli sergilerde çalışmalarını görmüş, aralarında birtakım ilişkiler olabileceğini düşünmüştük. Örneğin Özlem Şahinler, Ece Cangüden ve Gökçe Hiçyılmaz Mamut sergilerinde görüp çalışmalarını takip ettiğimiz sanatçılardı. Sanatorium’daki ilk kişisel sergisinden etkilendiğimiz Eda Sütunç’u, bir süredir sanatta temsil meselesiyle ilgilenen Yüksel Dal’ı, uluslararası çalışmalarıyla radarımızda olan çağdaş seramik sanatının genç sanatçılarından Irmak Dönmez’i, panoramik manzara resimlerini çok beğendiğimiz Seçil Büyükkan’ı, çağdaş resim alanında etkileyici bir üretim ortaya koyan Metin Çelik’i, heykel sanatında çağdaş denemelerini ilgiyle takip ettiğimiz Ahmet Aydın Atmaca’yı ve Summart’ın sanatçısı Uğur Güler’i sergiye dahil ettik.

U.K: Ayrıca sergide malzeme ya da disiplin hiyerarşisi yoktu. Hatta bir tür malzeme muğlaklığı söz konusuydu. Bu çalışmanın malzemesi ne sorusunu sordurtan bir yaklaşım söz konusuydu. Geleneksel malzemelerden dijital işlere geniş bir yelpaze söz konusuydu.

Eda Sütunç, Kaybolan Bedenler, 2021, interaktif heykel (pvc, metal teşhir standı, alüminyum cnc kesim heykel parçaları, Raspberry Pi, Termal Kamera, mini lcd ekran, pleksi) Fotoğraf: Martina Angel.

M.B.: Summart Sanat Merkezi’nin mekânı sergi kurgunuzu oluştururken nasıl şekillendi, küratörler olarak mekân – eser bağlamını nasıl hazırladınız?

U.K: Galeri mekânının geniş olması bize rahat hareket edebilme olanağı sağladı. Sergide yer alan işlerin istiflenmemesini, kendilerine ait alanlarının olmasını ve nefes almasını istiyorduk. Ayrıca galeri mekânının yalnızca duvarlarını kullanmadık; bazı işleri duvar veya kaide yerine zeminde sergilemeyi yeğledik. Gökçe Hiçyılmaz’ın Makine Beden ve Özlem Şahinler’in Ben Sizsiniz adlı, güçlerini yerden alan işleri kaide olmadan galeri mekânının zemininde sergilendiler. Özlem Sahinler’in Ben Sizsiniz yerleştirmesi ‘gerçekte olmayan’, sanatçının saçlarından yarattığı bir canlıya göndermede bulunuyordu. Yedi katmandan oluşan yerleştirme, geçmişten günümüze bir fosil içerisinde kalmış bir canlının imgesini hatırlatıyordu. Gelen izleyicinin işin önünde durarak inceleyebileceği bir mesafelenme oluşturması amacıyla işi yere koyduk. Böylece bir laboratuvar etkisi de yaratabilecektik. Gökçe Hiçyılmaz’ın buluntu malzemelerden oluşan Makine Beden’i ise -anıtsal bir kaideye ihtiyaç duymaksızın- gücünü ufak ayaklarıyla yerden alıyordu.

Bazı işler de birbirleriyle diyalog kurabilecek şekilde yerleştirdik. Yüksel Dal’ın Oblivion serisi ve Seçil Büyükkan’ın diptik çalışması buna örnek gösterilebilir. Her iki iş de spekülatif mekân tahayyüleri yaratması açısından birbirine özellikle temas ediyordu.

Gökçe Hiçyılmaz, “Makine Beden”, seramik, kumaş, lateks, akrilik, ahşap ve kâğıt hamuru, 31x73x44 cm, 2021.

M.B.: Peki, serginin oluşum aşamasında, eserleri seçerken yeni eser üretimi ya da var olan eserlerden gösterme konusunda nasıl bir yaklaşım geliştirdiniz?

N.A:  Kariyerinin henüz başlarında sayılabilecek,dinamik ve ilerde de üretimine devam edeceğine inandığımız sanatçıların son dönem çalışmalarını göstermek ilk tercihimiz. Fakat geçmiş dönemlerde gösterilmiş, çeşitli nedenlerle yeteri kadar anlaşılmamış, yerini bulamamış kimi eserler de genel çerçeveyle örtüşmesi durumunda sergiye eklemlenebilir.

Sergiyi tasarlarken, bu bağlamda işler ürettiğini bildiğimiz sanatçılara ulaşıp sergi metnini gönderdik ve bu aralar üzerinde çalıştıkları işleri sorduk. Listemizde yer alan tüm sanatçıların, sergi metnine bizim kadar heyecanlanması doğru yolda olduğumuzu hissettirdi. Bir yıla yakın bir sürede gerçekleştirilen çeşitli atölye ziyaretlerinde ve çevrimiçi toplantılarda çalışma eskizleri ve düşünceler paylaşıldı.

Seçil Büyükkan, İsimsiz, 2022, tuval üzerine akrilik mürekkep ve akrilik reçine, 70×100 cm (diptik).

Yüksel Dal, Irmak Dönmez, Seçil Büyükkan, Özlem Şahinler, Ahmet Aydın Atmaca, Ece Cangüden, ve Metin Çelik üzerinde çalıştıkları ve serginin bağlamına uyan çalışmalarını tamamladılar. Gökçe Hiçyılmaz’ın 2021’de yaptığı sergilenmeyen Makine Beden’i ve Uğur Güler’in daha önce yine Summart’ta gösterilse de, “Gerçekte Olmayan Şeylerin Zihinsel Tahayyülleri” bağlamında daha iyi anlaşılacağına inandığımız Uzay Boşluğunda Et triptik çalışmasını da dahil ettik. Aynı şekilde Eda Sütunç’un 2021 sonlarında İtalya’da Botanical Garden of Lucca’da sergilenen Kaybolan Bedenler çalışmasının sergiyi çok güçlendireceğini düşündük. Behçet Safa’nın özel koleksiyonda yer alan Pelvis adlı resmi de bizim için serginin atardamarlarından biriydi; 1969’da yapılan bu resmin 2022’de başka bir bağlamda ele alındığında çoğalabileceğinin bir örneği olarak sergideki yerini aldı.

Metin Çelik, “Çok Yaşa Ophelia”, 2022, kağıt üzerine kuruboya kalem, 185×300 cm.

M.B.: Sergi metninizde bir ifade dikkatimi çekti. “Birbirinden farklı veçheleri olsa da birbirleriyle ilişkilenebilen çalışmaları bir şemsiyenin altında toplama denemesi olan sergi..”. Bunu neden bir toplama denemesi olarak belirttiğinizi sormak isterim. Bu kelimeye istinaden küratörlüğün bir toplama denemesi olduğunu söylemek gibi bir anlam çıkabilir mi?

N.A: O cümleyle küratörlüğün tanımına dair bir şey söylemek niyetinde değildik. Daha çok zamanın ruhuna dair bir şey yakaladığımızı, eğilimleri ve gerçeklikle kurdukları ilişki birbirine yakın sanatçıları bir araya getirdiğimizi ifade etmek istedik.

M.B.: Peki, sergide sözünü ettiğiniz gerçek ve gerçek dışı olma durumunu günümüz sanat dünyası içinde nasıl değerlendiriyorsunuz?

U.K:  Sergideki ‘gerçek’ olma durumu sorgulanan ve yeniden masaya yatırılan bir kavram. Yeni materyalizm ve insan-sonrası düşüncesinde, modernizmin ileri sürdüğü kadın-erkek, doğa-kültür, zihin-beden, canlı-cansız vb. ikilikleri olasılıkları çoğaltarak, yeni ihtimallere yer açarak bertaraf edilebileceğine dair argüman önemlidir. İkilikleri aşmanın bir yolu da tanımlı ve verili gerçeklik kavramına gedikler açmaya dayanır. Gerçek olanı temsil edilmesi gereken pasif ve tanımlı olandan kurtardıkça düşüncenin seyri de gerçek olmaya, muğlak ve belirsiz olana doğru kayar. Günümüzün ekolojik, politik, atanmış cinsiyetten azade sanatı da kendini belirsiz ve muğlak olanda açar. Böyle bir sanat düşüncesinin olabilmesi de sınırsız referans noktalarıyla ve gerçeklik kavramının sorgulanması -gerçek dışı- ile mümkündür. 

Şüphesiz bu düşünceleri sorgulayan sergilerin sayısında yurtdışında ve ülkemizde bir artış var. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Arter’de Aslı Seven’in küratörlüğünde gerçekleşen Emre Hüner’in [ELEKTROİZOLASYON]:  Bilinmeyen Parametre Kayıt-Dışı sergisi bu bağlamda okunabilecek iyi bir örnek.

Özlem Şahinler, “Ben Sizsiniz”, Bir küpün boyutu 44×45 cm Toplam genişlik 3.50 m Toplam uzunluk 44 cm, saç, doğal yün elyafı, şeffaf jelatin, pleksi, 2022.

M.B.: Yine sergi metninizde “kurmaca” bir atmosferin olasılıklarını aradığınızdan bahsediyorsunuz. İzleyici buradan nasıl bir anlam bütünlüğüne ulaşmalı, serginin sorguladığı kurmaca atmosfer nedir, neyi hedefler? Ayrıca izlediğimiz eserlerin edebiyat ile ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?

N.A: Sergi kurmaca olandan ilham alsa da edebi göndermeler çok azdı. Yalnızca Metin Çelik’in Çok Yaşa Opelia adlı resmi, serginin büyülü gerçekçilik bağlamına ekleniyordu. Çelik’in resmi, William Shakespeare’nin Hamlet oyunundaki Opelia karakterine alternatif bir gerçeklik öneriyordu, böylece Ophelia’yı sanat tarihindeki temsillerinden kurtarıyordu.

M.B.: Hem alanda aynı meslekten gelerek, hem partner olarak işbirliği içindeki ilk serginizi gerçekleştirdiniz. Bu süreçte yan yana olan paralel çalışma biçiminiz nasıl gelişti, aynı meslekten olma, birbirinizi uzun yıllardır tanıma konusunda süreç sizi nasıl bir boyuta götürdü?

N.A: On yılı aşkın bir süredir Uras’la birlikte ve birbirimizden öğreniyoruz. İlk kez ortak bir sergi yaptık. Her ikimizin de akademik çalışma alanları farklı olsa da güncel sanata, yaşayan sanatçılarla işbirliği yapmaya, kolektif ruha yatkınız. Bu sergi tahayyül ettiğimiz ilk andan itibaren birbirimizle ve sanatçılarla birlikte bir düşünme pratiğiydi aslında. Sergi bitmiş olsa da, bu karşılıklı düşünmenin devam edeceğini ve farklı şeylere evrilebileceğini düşünüyoruz.

Ahmet Aydın Atmaca, İsimsiz, 80x26x15 cm, kompozit, 2020.

M.B.: Meslekten ve çalışma disiplinlerinden söz etmişken bir şey eklemek ve görüşlerinizi almak isterim. Ortamda üretirken bir noktada farklı eğitimlerden, çeşitli disiplinlerden gelmiş kişilerin üretim yöntemleri ve “küratörlük” kavramına bakışları daha farklı olabiliyor. Siz Sanat Tarihi eğitiminden gelen, akademik çalışmalarına devam eden, sanat ortamı ve piyasası içinde de üreten kişilersiniz. Sanat Tarihi köklerinden gelmek küratöryel çalışmanızı nasıl şekillendiriyor? Sanat ve kültür ortamının yarı heterojen ve Postmodernizm sonrası çok kimlikli bir çalışma stratejisi üzerinden yeni yorumlarını görmeyi, küratörlüğün kalıp değiştirmesini ve alandaki gelişimini görmeyi kıymetli buluyorum. Siz bunu kendi açınızdan Sanat Tarihi ve Sanat ve Kültür Yönetimi alanlarında üreten ama salt bir eğitim üzerinden gelen birisi olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

U.K: İkimiz de senin de değindiğin üzere sanat tarihi disiplininden geliyoruz. MSGSÜ sanat tarihi bölümünden mezun olduktan sonra İTÜ’de doktora çalışmalarımıza devam ediyoruz. Nergis Erken ve Geç Osmanlı, Cumhuriyet Dönemi sanatı ve Feminist teoriler ve sanatçı kadınlar üzerine yoğunlaşırken; ben romantizmle başladığım akademik çalışmalarımı, sanat felsefesi, yeni materyalizm, insan-sonrası vb. açılardan devam ettiriyorum. Sanat tarihi disiplininden gelip sahada çalışmak önemli, çünkü aslında küratörlük bağlamında pek çok şey okulda değil sahada öğreniliyor. Yani aslında meslek çoğunlukla sahada öğrenilen bir şey. Fakat sanat tarihi disiplininden gelmenin, sanat tarihini iyi bilmenin ve öğrenmeye, zamanın ruhunu koklamaya devam etmenin küratöryel olarak büyük bir avantaj diye düşünüyorum.

N.A: Mesleğin çoğunlukla sahada öğrenilen bir şey olduğu düşüncesine katılıyorum, fakat hakkı verilerek tamamlanmış sanat tarihi lisansının ve sanat tarihi alanındaki lisansüstü çalışmaların kişiye öncelikle metodoloji öğrettiğini düşünüyorum. Bu kendi kendine sanat tarihi kitapları okuyarak kazanılabilecek bir şey değil aslında. Avrupa’da ve Amerika’da kurumları yönetenlerin ya da büyük sergileri yapan küratörlerin Dr. olduğunu, birçoğunun sanat tarihi alanında doktora çalışmalarını tamamlamış ve aynı zamanda sahada da çalışan profesyoneller olduğunu görüyoruz.

Yine de sanat tarihi bölümünden mezun olmak tek başına yeterli değil, entelektüel meraklar, etkinlikleri takip etmek, yapa yapa, bazen yanıla yanıla öğrenmek önemli. Günümüzde bir sergi yaparken akademik altyapının yanı sıra iletişim de dahil olmak üzere kişisel beceriler, hesap kitap yapmayı ve bütçe yönetmeyi bilmek olmazsa olmaz özellikler diye düşünüyorum.

İlginizi Çekebilir

Gündem

Sakıp Sabancı Müzesi'nde izleyiciyle buluşan sergisi vesilesiyle yirminci yüzyılın en etkili sanatçılarından biri olan David Hockney'nin altmış yıla yayılan sanat hayatında bir yolculuğa çıkıyoruz.

Söyleşi

Teneffüs sergisi sırtını İstanbul Erkek Lisesi isimli, benim de bir ara öğrencisi olduğum okulun, binanın tarihçesine yaslıyor, diye söze başlıyor Aykan Safoğlu.

Söyleşi

Denef Huvaj’ın Karadeniz’in iki kıyısına dağılan Kuzey Kafkas halklarını fotoğrafladığı “Aramızdaki Deniz” sergisi ayrılık ve özlem gibi duygulara odaklanıyor.

Gündem

Raporun konu edindiği alan profesyonellerinden biri, raporun öznesi olarak Esra Aysun İKSV'nin Kültür-Sanat Dünyasında Toplumsal Cinsiyet raporunun düşündürdükleri üzerine yazdı.