Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Eleştiri

Birlikte nasıl yazarız?

2008 yılından beri CABININ-Çanakkale Bienali İnisiyatifi tarafından gerçekleştirilen, 8. edisyonuyla “Birlikte nasıl çalışırız?” sorusundan yola çıkan bienali Nergis Abıyeva ve Uras Kızıl birlikte değerlendirdi.

“Birlikte nasıl çalışırız?” başlıklı 8. Çanakkale Bienali’ni görmek için yola çıktığımızda aklımızda birlikte yazmak yoktu. Dönerken ise birlikte yazmak istediğimizden emindik. “Ben” diliyle yazmaya alışkın olan bir yazarla (Nergis), “ben” dilinden kaçınan bir başka yazar (Uras), birlikte nasıl yazar? Doğrusu, daha önce küratörlüğünü birlikte üstlendiğimiz serginin metnini birlikte yazmıştık.[1] Fakat bu bir bienal eleştirisi, nasıl şekilleneceğini birlikte göreceğiz.

2008 yılından beri CABININ – Çanakkale Bienali İnisiyatifi tarafından gerçekleştirilen Çanakkale Bienali’ni ikimiz de ilk kez deneyimliyoruz. Troya Müzesi’nden başlayarak şehrin 11 mekânına yayılan 8. Çanakkale Bienali’nde altı sanat inisiyatifi ve farklı kuşaklardan 40 civarında sanatçının işlerinin tamamını görebildik. Bu işlerin bir kısmı “mekânlarla birlikte” çalışıyordu.

Troya Müzesi, Sanat Tanımı Topluluğu’nun üyelerinden, işlerine arşivlerden aşina olduğumuz Alparslan Baloğlu’nu ağırlıyordu. Türkiye’de kavramsal sanatın ve sanatçı kitaplarının öncülerinden, kişisel sergisini ilk kez gördüğümüz Baloğlu’nu Çanakkale Bienali’nde gündeme getirmenin, üretimini tartışmaya açmanın bize göre sanat tarihsel bir önemi var. Döneminde öncü işler yapmış sanatçıları yaşarken onurlandırmak, kendi aramızda üzerine sık sık konuştuğumuz, Türkiye’de eksikliğini hissettiğimiz bir mesele. Baloğlu, 1980’li yıllarda ürettiği Marangozlar İçin Sanatsal Ölçüler (1984), 20. Yüzyıl Eşzamanlı Buluşlar Kutusu (1989) gibi yapıtlarını göstermenin yanı sıra, Troya’dan Çanakkale’ye, bölgedeki savaşların yansıdığı destanlardan, anlatılardan yola çıkarak yeni işler de gerçekleştirmiş. Sergiye hazırlanırken küratör Azra Tüzünoğlu’yla birlikte çalışan Baloğlu’nun, böylece kırk yılı aşkın sanat pratiğindeki dönüşümleri de izlemiş olduk.

Araştırmacı sanatçı Başak Altın, Avto’nun davetiyle Manfred Osman Korfmann Kütüphanesi’nde sunduğu Hafir adlı kurgusal arşiv çalışmasında, yine “mekânla birlikte” çalışmayı tercih etmişti. Troya kazılarına 17 yıl başkanlık yapmış arkeolog Korfmann’ın (1942-2015) kitaplarını bağışladığı, ve günümüzde ismiyle hizmet veren kütüphanede gerçekleşen sergide, sanatçı Ankara’da tesadüfen bulduğu arkeolog ve etnograf Hâmit Zübeyir Koşay’ın (1897-1984) arşivinden yola çıkarak, arkeoloji disiplininin ulus devlet inşasındaki payına odaklanıyordu. Koşay’ın yazdığı “Arşiv Nedir?” adlı kitap ve hazırladığı Türk Tarihinin Zaman Tablosu haritası dahil olmak üzere,1920-1960 yılları arasını kapsayan arşivden fotoğraf, negatif, gazete kupürü, kartpostal gibi malzemeler, sergi mekânına taşınmıştı. Sanatçı ayrıca erken Cumhuriyet dönemini görselleştiren ressam Şeref Akdik’in, “Atatürk Ahlatlıbel’de Kazıda” adlı resminin bir kartpostalını da işinin bir parçası haline getirmişti. Söz konusu resim, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde yabancılar tarafından değil, yerli uzmanlarla ve eldeki imkânlarla gerçekleştirilen ilk kazı olma önemini taşıyan, Türk Tarih Kurumu tarafından yürütülen Ahlatlıbel kazısını konu ediniyor. Resmin merkezinde Mustafa Kemal Atatürk, hemen sağında resimdeki tek kadın olan Prof. Dr. Afet İnan, Dr. Reşit Galip, Prof. Dr. Remzi Oğuz gibi uzmanlar yer alıyor.[2] Başak Altın’ın bu resmi buraya taşımasının nedeni ise, buluntuları Atatürk’e takdim etmek üzere, kazı ekibindeki köylülerin elinden seramik kabı alan kişinin Dr. Hamit Zübeyr Koşay olması. Bu kartpostal, araştırma sergisinin bir parçası olarak izleyiciler tarafından hem bakılabiliyor, hem de alınabiliyordu. Başak Altın’ın Hafir’i oldukça başarılı, ilişkisel, çok iyi örülmüş bir proje olarak aklımızda yer etti.

8. Çanakkale Bienali’nin mekânla kurduğu ilişkinin yanı sıra, birliktelik meselesini insan-olmayanların alanına taşımasının da üzerinde durmalıyız. Bienal metninde “Birlikte rüya görmek, yalnız başına kalabalıklar içinde yaşamak, doğanın bir parçası olarak hareket etmek, insan ve insan olmayanların bir aradalığı, geçiçi birlikteliklerden ve kalıcı yapılardan” söz ediliyordu. Birlikte çalışma pratiğinin, yani kolektivizmin, yeni bir pratik olmadığı aşikâr. Fakat son otuz yılda birliktelik meselesinin insanlara ait bir alan olmaktan çıkarak, insan olmayanların -canlıların, nesnelerin ve diğer şeylerin- alanını da içermeye başlaması hâlâ “yeni” sayılır. Hümanizmin ortaya koyduğu -erkek- insan merkezciliğin 1990’lı yıllardan itibaren, özellikle insan-sonrası ve yeni materyalizm gibi yeni düşünce formlarıyla birlikte tartışılması, yeni kolektif düşünme biçimlerinin de kapısını araladı. Söz konusu bu yeni birliktelikler kadın-erkek, insan-hayvan, insan-nesne gibi ikiliklerden ziyade çoklu oluşların altını çizdi. Türkiye’den farklı inisiyatiflerin bienalin bir parçası olması ve söz konusu inisiyatiflerin sözünü ettiğimiz düşünce biçimine içkin pratikleriyle çokluklar meselesi gündeme gelmiş oldu.

Bu bağlama uyan inisiyatifler arasında Are Project, Ka Atölye ve Giungla üzerinde durmak istiyoruz. Aynı yerleşke içerisinde farklı mekânları paylaşan bu üç ayrı inisiyatif, çoğulculuk meselesini ve insan olmayanları tartışma zeminine taşıması bakımından birbiriyle örtüşüyor. Antalya merkezli Are Project, kurucuları olan Ecem Ümitli ve Gül Yavuz’un davetiyle aralarında Eda Şarman, Furkan Öztekin, Melike Taşçığolu Vaughan, Oğuz Karayemiş gibi sanatçı ve yazarların olduğu bir grubun katılımıyla sergiye dair özel bir diyalog kurmuştu. Konuşma serisi olarak başlayan kavramsal sürecin çıkış noktasını Ve bağlacı oluşturur. Ve bir araya getiricilik cihetiyle oldukça kapsayıcı bir neliğe sahip. Karayemiş’in ifadesiyle söyleyecek olursak, Ve bağlacı hiyerarşik değil çünkü Ve, insan ve insan olmayanların, canlı ve cansızların arasında dışlayıcı ayrımlarda bulunmaz.[3] Furkan Öztekin’in, Are Projects bünyesinde yaptığı Ceylan Fırat işi de, Furkan Ve Ceylan olarak, queer bağlamda olasılıkları artırmaya yönelik bir portre sunmuştu.

GIUNGLA.

Bienal’de yer alan GIUNGLA inisiyatifinin, temelde, insan, doğa ve teknoloji dolayımına odaklandığını gördük. 2020 yılında, Toskana’da yer alan Lucca Botanik Bahçesi’nde hayata geçen GIUNGLA, Çanakkale Bienali’yle yaptığı işbirliği neticesinde aralarında İrem Tok, Tatiana Villani, Berfin Erdoğan & Yağmur Uyanık’ın bulunduğu sanatçı grubunun işlerini içeriyordu. İrem Tok’un pratiğiyle özdeşleşmiş unsurları taşıyan Hydromancy adlı çalışması, spekülatif bir kurgu dünyasında, aşina olduğumuz nesnelere göndermede bulunan kitap, kağıt, taş, heykel; ağaç ve bitki formlarıyla oluşmuş bir yerleştirme. Kuşbakışı bir perspektiften deneyimlenen çalışmanın teknolojiyle dolayımı, yerleştirmenin içerisine yerleştirilen ekran vasıtasıyla sağlanmış. Sık bir orman tarafından kuşatılmış ekrandan yansıyan görüntüler, dış dünyaya doğrudan göndermede bulunmayan imgelerin deneyimini sunuyordu. Öte yandan, Tatiana Villani’nin Seeds & the Others adlı çalışması, tıpkı Tok’un yerleştirmesinde olduğu gibi spekülatif bir alternatif dünya/evren tasarısı sunuyordu. Seeds & the Others, doğal ve yapay arasında tesis etmeye çalıştığı dengeyle yapıntı bir doğa imgelemini sergi alanına taşıyordu.

8. Çanakkale Bienali’nin kavramsal çerçevesi, ilk bakışta -emek üzerinden- birlikte çalışma pratiğine gönderme yapıyor gibi görünse de, aslında insan-olmayan canlı ve cansızları, sözünü ettiğimiz çokluklar içerisinde barındırıyordu. Buradan hareketle bienal, yalnızca insanlararası bir dayanışmanın ve ona içkin bir tartışmanın etrafında cereyan etmiyor; sanatçıların düşünce/sanat pratikleri ve inisiyatiflerin teorik arka planı çoklukları ve olasılıkları düşündürüyordu.


[1] Bkz: Gerçekte Olmayan Şeylerin Zihinsel Tahayyülleri, https://argonotlar.com/gercekte-olmayan-seylerin-zihinsel-tahayyulleri/, 10 Mart 2022.

[2] Söz konusu resim hakkında detaylı bilgiler için bkz: Feyza Akder, Şeref Akdik’in “Atatürk Ahlatlıbel’de Kazıda” Tablosu Bağlamında Türkiye Cumhuriyeti’nin Kültür ve Sanat Politikası, Atatürk Üniversitesi Yayınları, 20222, https://art-ataunipress.org/Content/files/sayilar/41/AI_March_2022-sayfalar-12-23.pdf

[3] Oğuz Karayemiş, VE, sergi kataloğu, 2022


Bu yazıyı beğendiniz mi?

Argonotlar Telif Kumbarası desteğinizi bekliyor!

Çok sesli ve bağımsız güncel sanat yayını Argonotlar, 2023 yılı yazar telifleri için okurlarını desteğe çağırıyor.

Siz de Argonotlar Telif Kumbarası’na tek seferlik 100₺, 250₺, 500₺ ve 1000₺ olmak üzere dört farklı kategoriden kendiniz için en uygun olanını seçerek destek olabilirsiniz.

Argonotlar olarak bu destekle 70 ila 100 arasında yazı yayınlamayı, yazarlarımıza ödediğimiz telif miktarını artırmayı ve daha fazla yazara alan açarak güncel sanat başta olmak üzere kültür sanat alanında çok sesli ve bağımsız bir mecra olmaya devam etmeyi hedefliyoruz. 

Argonotlar olarak gelir modelimizi çeşitlendirmek ve sürdürülebilir bir yayıncılık için arayışlarımız devam edecek. Argonotlar Telif Kumbarası dışında her türlü reklam, destek ve fon öneriniz için bize info@argonotlar.com e-posta adresinden ulaşabilirsiniz.

Görsele tıklayarak detaylı bilgi edinebilirsiniz.

Abonelik alındı!

Bülten aboneliğinizi onaylamak için lütfen e-postanızı kontrol edin.

İlginizi Çekebilir

Söyleşi

Yaratıcı sektörün farklı alanlarından isimlerle toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine gerçekleşen podcast serisinin arka planını ve arşivsel niteliğini Duygu Demirdağ ve konuklara sorduk.

Eleştiri

Küratörü Sevim Sancaktar’ın uzundur üzerinde düşündüğü bir konseptin sonucu olan Maharetli Şeyler, 3 Aralık’a kadar görülebilecek. Millî Reasürans işbirliğiyle serginin kapsamlı bir okuması Argonotlar'da.

Eleştiri

“Hareket içinde temsille sürekli bir çekişme var” İnci Eviner’e göre. "Bu kadınlar sonsuz bir zaman içinde mücadelelerini sürdürürlerken onlara yüklenmiş kimliklerle de mücadele ediyorlar."

17. İstanbul Bienali

17. İstanbul Bienali kapsamında katılımcılarla gerçekleştirdiğimiz söyleşi serimiz devam ediyor. Yenikapı, Langa bölgesindeki biyoçeşitliliği merkezine alan çalışmasıyla Orkan Telhan'ı dinliyoruz.