Connect with us

Ne arıyorsun?

Argonotlar

Söyleşi

İki yakanın aynı insanları: “Aramızdaki Deniz”

Denef Huvaj’ın Karadeniz’in iki kıyısına dağılan Kuzey Kafkas halklarını fotoğrafladığı “Aramızdaki Deniz” sergisi ayrılık ve özlem gibi duygulara odaklanıyor.

1864 yılında Kuzey Kafkasya’daki Panahes ve Afıpsıp köylerinden Anadolu’nun üç ayrı köyüne sürgün edilen köylüler 158 yıl sonra bir sergiye ilham verdi. Kendisi de Kuzey Kafkasyalı olan Denef Huvaj’ın iki karşı yakada birbirinin hikâyeleriyle, özlemleriyle büyümüş insanları kendi objektifinden fotoğrafladığı sergi, yaşanan trajedinin yarattığı yas, ayrılık, özlem gibi duygulara odaklanıyor.

Küratörlüğünü Eda Yiğit’in yaptığı sergi 29 Mayıs tarihine kadar geçmişte Aşkenaz Sinagogu olarak bilinen Schneidertempel Sanat Merkezi sergi salonunda izlenebilir. Bir görsel hikâye anlatıcısı olarak kendi aidiyet duygusuna bir saygı duruşunda bulunan Denef Huvaj’la uzun yıllardır gerçekleştirmeyi hayal ettiği “Aramızdaki Deniz” sergisini konuştuk.

Sergiye konusunu veren sürgün hikâyesini sizden dinleyebilir miyiz? Tarihsel olarak nasıl bir hikâyesi var?

Sözü edilen tarih 1864 yılı. Tarihsel olarak çok eski ama bence o bölgedeki kültürel kodları şekillendiren en önemli şeylerden biri. 21 Mayıs’ta Kafkas Dernekleri Federasyonu gibi birtakım sivil toplum örgütleri toplanıp bu olayın anmasını gerçekleştirdiler. Kısaca özetlemek gerekirse; Çarlık Rusya’sının Kuzey Kafkasya’yı ele geçirmek için başlattığı savaş 308 yıl sürüyor. Kuzey Kafkasyalıların çoğu hayatlarında savaştan başka bir şey görmeyerek savaşın içine doğup savaşta ölüyorlar. 1556’da başlayan saldırının en büyüğü 1864 yılında yaşanıyor ve başta Osmanlı’ya olmak üzere orada yaşayan halkı dünyanın dört bir yanına sürüyorlar. Tahmini bir buçuk milyon kişi olduğu söylenenlerin üçte biri hiçbir yere ulaşamadan yollarda ölüyor. En büyük kaybı verenler ise Ubıhlar. Bu sergide ben tarihsel yöne eğilmekten çok hissettirdikleriyle ilgilendim. İki kıyınının ve ayrılığın birbirlerine hissettirdikleriyle özellikle. İnsanların birbiriyle ilgili hep fikirleri var, birbirlerini tanımak istiyorlar ve özlem duyuyorlar. O kadar büyük bir aralık olmasına rağmen asla unutmuyorlar.

Yaşanan bu olaya soykırım deniliyor mu peki uluslararası literatürde?

Buradaki Çerkes diasporası soykırım denmesini ve bunun soykırım olarak tanınmasını istiyor. Kafkasya’daki insanlar içinse sanırım o tanım onları o kadar ilgilendirmiyor. Diaspora bu konuda daha keskin. Orada belirli kurumları ilgilendiriyordur ama orada yaşayan yerel halk o politik söyleme çok kafayı takmıyor açıkçası. Kafkasya’nın bu konuyu çok da konuşmamasının diğer bir sebebi; yarı özerk bir cumhuriyet oldukları ve Rusya’yla olan ilişkileri olabilir. “Soykırımı siz yaptınız” dedikleri takdirde yaşayacakları sorundan da çekiniyor olabilirler.

Denef Huvaj, Çerkes Köyleri sitesinden görsel.

Sizin kişisel hikâyenizle bu tarihsel olay nasıl kesişti?

Sergide bulunan ve Büyük Şapsığ bölgesinden sürülen köylerin içinde Karaçalılık diye bir köy var. Ben o köyde büyüdüm. Aslında hikâye oradan başlıyor. Genel olarak köyün nüfusu çok yaşlıydı. Köydeki yaşlıların ‘Kafkasya’dan geldik ve akrabalarımızı orada bıraktık’ hikâyeleriyle büyüdüm. İlk kuşak korktuğu, baskılandığı ve çok fazla bu konuyla ilgili konuşmadığı için çok fazla belirgin olmayan bilgiler var. Fakat dil ve efsaneler tamamen olduğu gibi duruyor. Sosyal yaşamdaki davranışları ve inanç şekillerini de belirleyen birtakım kurallar bütünü var Çerkeslerde. Bu da hâlâ geçerliliğini koruyor. Sonra ben bunları araştırmaya başladım. Bir yerde derli toplu dursun, bana ulaşan olursa yeni köylere de gidebileyim diye Çerkes Köyleri projesi diye bir internet sitesi yaptım ve Güney Marmara bölgesindeki Çerkes köylerini arşivlemeye başladım. Her köyde farklı farklı hikâyeler buldum. Bu konuyla ilgili çok fazla hikâye dinleyince araştırıp o anlattıkları hayali yeri bulmak ve asıl köylerine gitmek istedim. Sergideki iki kıyı da buna bir örnek. Panahes ve Afıpsıp’la oradan buraya sürülüp yerleşen köyler. Panahes köyünden birçok insanı Bursa’ya getirmişler ve bataklık bölgesine yerleştirmişler, sıtmadan ölmüş birçoğu. Zaten Karadeniz’den karşıya geçerken çoğu Fransız gemilerinde açlıktan ölüyor, kimisi boğuluyor. Yaşayanların ailelerinin bir kısmı orada kalıyor bir kısmı burada. Kafkasya’daki köyleri çekmem projeyi bir köprüye dönüştürdü. İki kıyıyı görsel yolla kavuşturan bir köprü. O tarafa gittiğimde buradaki yaşlıların fotoğraflarını toplayıp gösteriyordum. Bu tarafta ise oradakileri.

Çocukluğunuzdan beri bu hikâyelerle büyümek ve hafızanızda yer edinen duygular mı sizi bu projeyi yapmaya tetikledi?

Evet, aslında yaşlıların elinde büyümüştüm ve bunu onlara bir hediye gibi düşündüm. İlk motivasyonum buydu ama çalıştıkça kendime dair de bir yolculuğa dönüştü. Böyle büyük bir yıkımın nesilden nesle aktarılan travması gibi. Yerleşik olamama hali, mültecilik, ayrıksılık… Bu duygular sürekli çok yoğun.

Bu fotoğrafları ne zaman çektiniz? Bu fotoğraftaki insanların birçoğu şu an yaşamıyorlar herhalde değil mi?

2012 yılında başladım. Evet, yaşamıyorlar. Şu an sergide olanların bir ya da ikisi hayatta. Diğerleri hayatta değil. Fotoğrafladığım birçok insan yaşamıyor. Aileleri bana ulaşıyor çünkü kimsenin aklına gelmiyor yaşlı insanların fotoğraflarını çekmek.

Fotoğrafların çekildiği tarihten 10 yıl sonra bir sergiye dönüştürme fikri nasıl şekillendi?

Aslında yıllarca Kafkasya’yla eş zamanlı olarak köy kahvelerinde sergi yapmak istedim. Dijital ekranlar koyarak insanların birbiriyle sohbet edebilecekleri bir ortam planlıyordum. Buradaki köy kahveleriyle konuştum onları asmak sorun değil aslında ama eş zamanlı bir organizasyon yapabilmek için diğer tarafta daha sponsorlu bir iş yapmam gerekiyordu. Sürekli erteledim yapamadığım için. Aklımın bir kenarında bu sergiyi yapmak vardı ve bunu bir dosya haline getirmiştim. Geçen yıl 21 Mayıs etkinliği dahilinde bir sergi yapacaktık birtakım aksilikler olunca bu sene için sevgili Eda Yiğit ile dosyayı Schneidertempel’a sunduk. Hem sergileme biçimi hem tarih olarak çok uygundu sergiye. Onlar da sağ olsunlar geri çevirmediler ve bu güzel sergiyi yaptık.

Sergide dikkati çeken şeylerden biri fotoğrafların iki boyutlu da görülebilmesi. Sanırım özellikle iki kıyı metaforunu vurgulamak istediniz bu sunumla.

Evet, sergiye bir denizi iki kıyıya ayırıp giriyorsunuz. Karşılıklı birbirine bakan iki kıyının sakinlerinden birine bakarken diğerini de görüyorsunuz. Çünkü reelde de aynı katmanları aynı benzer insanları görebilirsiniz. O yüzden böyle bir şey yapmak istedim.

Sergide bir de “bje” sesi duyuluyor. Bu tam olarak neyi tasvir ediyor?

Onun orada çalması çok önemli. Fotoğraflarla çok bütünlüklü bir şey çünkü o ses. İki kıyının birbirine seslendiğini ve çağırdığını hayal ettik. Büyük törenlerde, anmalarda çağrı, sesleniş gibi kullanılan boynuz biçiminde bir alet “bje”. Aynı zamanda sürgün anlamında da kullanılıyor. Gerçekten insanın içini ürperten bir sesi var. O ses aslında bir çağrı. Gidenleri çağırmak gibi kullanılıyor. Ben de aslında bir çağrı niteliğinde kullandım onu. Karşılıklı birbirlerine seslenip, birbirlerini çağırıyorlar gibi.

Çerkesler dünyanın dört bir yanına dağılmış belki de en büyük topluluklardan biri. Bu sürgün ve büyük trajik hikâyeler birbirinden çok farklı sanatsal üretimlere ilham veriyor mu?

Genel olarak kendi içine kapalı diasporanın sanatsal ürünlerinde çok fazla gelenekçi motif var. Her şey çok gelenekçi ilerlediği için modern ve çağdaş sanatçı kendine onun içinde yer bulmakta zorlanıyor. Aslında çok iyi sanatçılar var ama azınlık olmakla ilgili ve o kültürle ilgili bir şeyler söylemek istese de çok keskin kimlik söylemlerinin içinde olmak istemiyorlar. Onun için sanat alanında biraz zayıf bir durum var. Fakat son dönem o çevre daha dışarı açılıyor, ilerliyor. Sürgün hikâyesi daha çok edebiyata ve akademik çalışmalara konu oldu.

Abonelik alındı!

Bülten aboneliğinizi onaylamak için lütfen e-postanızı kontrol edin.

İlginizi Çekebilir

Gündem

3 Aralık Dünya Engelliler Günü vesilesiyle engelli hakları aktivizminin güncel sanattaki kesişimlerini, dünyadan erişilebilirlik ve dayanışma pratikleri ile Türkiye'deki örnekleri bir araya getirdik.

Kütüphane

Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde gerçekleşen “Su Akar Dilini Bulur” başlıklı sergi kapsamında Ecem Arslanay'ın kaleme aldığı yazı Argonotlar Kütüphanesinde.

17. İstanbul Bienali

Bienale katıldıkları veri görselleştirmesi çalışmasıyla Türkiye'nin sosyolojik bir fotoğrafını çekmek isteyen KONDA’yla elde ettikleri verilerin çıkardığı resme birlikte bakıyoruz.

Söyleşi

Yaratıcı sektörün farklı alanlarından isimlerle toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine gerçekleşen podcast serisinin arka planını ve arşivsel niteliğini Duygu Demirdağ ve konuklara sorduk.